Yitik Sesin Yankısı

Işıklar birer mızrak, sesler zihninin duvarlarında yankılanan birer uğultu korosu… Koşmaktan nefesi kesik. Kaçmak, yok olmak isteği tüm benliğini sardı. Zihni ve sesi yolun kenarındaki uçurumdan yuvarlanıp onu terk etti. Belki de kendisi attı. Uçurumdan. Bilemedi.
Elinde sıkıca kavradığı başörtüsüyle kalabalığa karışmış yürüyor. Bütün kadınların başörtüleri ellerinde. Havada rengârenk başörtüleri sallanıyor. Dillerde özgürlük türküleri. Kenarlarda halaya durmuş gençler. O en arkalarda şenliğe alkış tutuyor. Derken korkunç bir gürültüyle altı üstüne geliyor meydanın. Barut kokusuyla dumanlar gökyüzüne yayılıyor. Çığlıklar atarak sağa sola kaçışıyor insanlar. O ise fırlıyor ileriye. Koşarken başörtüler ayaklarına dolanıyor. Geniz yakan o yanık et kokusu etrafı kaplıyor. Durmuyor. Yaralılara ulaşmalı, yardım etmeli. Arkadaşlarını arayan gözleri paramparça olmuş bedenlere çarpıyor.
Ormana gitmek istiyordu. Ruhuna işleyen o ağır kan, et, barut kokusunun ancak böyle dineceğine inanıyordu. Saatlerdir yürüyordu. Ormanayaklaştıkça büyüyen çalıların dikenleri bacaklarına batıyor, yabani sarmaşıklar yüzüne çarpıyordu. Vazgeçmiyordu yine de. Vahşi hayvanların ayak seslerini duyuyordu. Ormana girdiğinde bacaklarında derman kalmamıştı.
Yeşil gözlü bir oğlan kanlar içinde kıvranıyor. Gözleri açık, kocaman. Kucağına alıp yardım etmeye çalışırken, devrim muhafızlarından biri postalıyla gücünü sırtında deniyor. İki büklüm yere çöküyor. Simsiyah saçları başkalarının ellerinde. Gözleri yanıyor. Adamın tekmelerinden kaçıp doğrulmaya çalışıyor. Bileklerine değen buz gibi demirin soğukluğuyla kendine geliyor.
Olduğu yere çöküp nefeslendi. Gece olmadan hayvanların ulaşamayacağı bir oyuk bulmalıydı. Ayağa kalkıp yürümeye devam etti. Fakat her adımında devasa bitkiler önüne çıkıp yolunu kapatıyordu. Elleriyle kendine yollar açtı. Orman onu içine çekiyordu. Vahşi hayvanlar ulumaya devam ediyordu. Geriye dönüş yoktu. Biliyordu. Önüne çıkan her şeyi daha güçlü ve hırslı iterek yoluna devam ediyordu.
“Buraya gel orospu,” diye çağırıp gözlerini bağlıyorlar. Dizleri titriyor korkudan. Merdivenlerden indirip çırılçıplak soyuyorlar. Üstüne bir siyah örtü atıyorlar. Direnmeye çalışıyor. Bir tekmede yere yatırıp el ve ayaklarına elektrik kablolarıbağlıyorlar. Biri göğüslerini sıkıp yüzüne eğiliyor. Pis nefesi yüzünde. Midesi bulanıyor. Hayvani sesler çıkararak “anlat” diyor adam. “Anlatacak bir şeyim yok,” diyor. “Şimdi gelir aklına,” deyip elektrik veriyorlar bedenine. Gözleri kararıyor. Zangır zangır titremeye başlıyor. Nereden geldiği belli olmayan bir kadın sesi, “Asacaksın bunları,” diye haykırıyor.
Vahşi hayvanların uğultusu arttı. Acilen sığınacak bir oyuk bulmalıydı. Koşmaya başladı. Yüzü, kolları, bacakları yara bere içinde koşuyordu. Derken ayağı bir ağaç köküne takıldı ve tökezleyip düştü. Zar zor ayağa kalktığında devasa bir kaya gördü. Ulaşıp sığınmalıydı ona. Kanayan bacağını eliyle kapatıp kayanın dibindeki oyuğa yürüdü son gücüyle. Ve olduğu yere yığıldı.
Çenesi kenetlenip bütün vücudu kasılıyor. Elektriği kesiyor adam. Yüzüne tükürükler savurarak, “Amına koyduğumun orospusu hâlâ susacak mısın?” diyor. Dili tutuluyor. İyice öfkelenip kadının üstüne abanıyor adam. Kalkmış organını bacaklarının arasına sokuyor. Öfke ile haz arası gidip geliyor kadının bacaklarının arasında. Sonra öfkesi baskın geliyor. Eline copu alıp kadının cinsel organına sokuyor. Çığlıkları her yerden duyuluyor kadının. Kusuyor, kusuyor… Bilincini yitirip bayılıyor. Üzerine kovayla buz gibi suyu döküyorlar. Ölüp başlarına bela olmasın diye kollarından tutup yukarı çıkarıyorlar.
Kendine geldiğinde iki boa yılanının bedeninde dolaştığını gördü. Biri saçlarında geziniyordu. Diğeri bacaklarının arasını koklayarak içeri süzülmeye çalışıyordu. Kafasını sağa sola sallıyor, bacaklarını kasıyor, elleriyle toprağa tutunmaya çalışıyordu. Dikenler avuçlarına battıkça kanıyordu. Yılan içine girdikçe giriyordu. Kanı toprağa süzülüyordu. Bir yerlerde çığlık çığlığa yarasalar haykırıyordu.
Koğuş kalabalık, herkes üst üste. Kimi yerde kimi ranzada. Ellerinde metal kaşık, çatal, tencere Allah ne verdiyse, demir parmaklıklara vuruyorlar. Kadın ranzasında hareketsiz yatıyor. Bir yandan demir parmaklıları vurup bir yandan yarınki idam saatini bekliyor biri. Diğeri kocasının işkencede ölüp ölmediğini merak ediyor. Bütün kadınlar, “Hastaneye götürün,” diye bağırıyorlar. Sesler yükseldikçe duman kaplıyor koğuşu. Nefes alamıyorlar. İçlerinden biri türkü söylemeye başlıyor. Diğerleri de onunla beraber.
Hava karardı, rüzgâr çıktı, ormanın sesleri yükseldi. Önce yarasalar, ardından diğer yırtıcılar… Ölüm senfonisi başladı.
Arkasından büyük demir kapı kapanıyor. Elinde bavuluyla yürüyor. İçinde ne bir sızı ne bir sevinç. Gözlerinin önünde ölenlerin yüzleri.
Geride bıraktıklarının boşluğu, onurlarını teslim etmeme çabaları.
Durakta saatlerce oturuyor. Rüzgâr saçlarında. Başörtüsünü takmayacak, kararlı. Artık korku yok. Bakışları yolun kenarındaki çimlerde. Zaman, bir mülteci gibi çimlerin arasına gizlenmiş.
Ormanda ölüm senfonisi sustu. Esinti kesildi. Sessizlik kulaklarını yırttı.
Saatlerce yıkanıyor. Arınamıyor. Sonra gidip evi paklıyor. Duvarlara kadar yıkıyor. Bir türlü içindeki zehri akıtamıyor. Uyumak, günlerce uyumak tek dileği. Dilekler nafile… Kafasının içi savaş alanı. Bomba sesleri, ölüm sesleri, işkence sesleri, metal sesleri, cop sesleri… Kucağında can veren yeşil gözlü çocuk, göz bağı, ranzada hareketsiz yatan kadın.
Orman geceye döndü. Karanlık göğü, ağaçları, hayvanları örttü. Kıvranmaları bitmedi. Yılan çıkmak istemiyordu içinden. Çıkarmaya uğraştıkça oyunlar oynuyordu onunla. Başını bacaklarının arasından çıkarıp çıkarıp tekrar rahmine kaçıyordu.
Odanın duvarlarına, karşı dükkânın neon ışıkları çarpıyor. Mavi… kırmızı… Mavi… Kırmızı… Kafasının içi puslu. Her şey, her yer kararmaya başlıyor. Karanlığın huzuru içini kaplıyor. Kolları yatağın yanından bitkince sarkıyor. Yerde bacaklarının arasından süzülen kırmızı leke çiçek gibi büyüyor.
Sessizlik, en keskin haliyle odaya ve ormana çöküyor.

80 ihtilali sonrası yaşananlar ve yaşatılanları hatırlattı
Kalemine sağlık Beyhancım