Koskoca Boşluk

Songül Karakoç Büyüktaş

Geceyle aranda tuhaf bir anlaşma var. O gelince susuyorsun, sen konuşmaya başladığında o derinleşiyor. Sanki içindeki boşluğu büyütmek için karanlıkla iş birliği yapıyor. Eskiden böyle değildi. İyi şeylerin olacağına inanırdın. Sabahların bir anlamı, insanların bir ağırlığı vardı hayatında.

Nicedir içi boş bir kabuk gibi yaşıyorsun. Umudunu ne zaman kaybettin tam olarak hatırlamıyorsun. Belki bir sabah uyandığında değil, öyle değil. Küçük çatlaklar, ufak sızılar… Önce bir hayalden vazgeçtin. “Şimdi değil” dedin. Sonra bir başkasını erteledin. Bir gün fark ettin ki, içindeki umut tamamen sönmüş. Ölüm gibi değildi bu. Daha karmaşık, daha sessizdi. Kendini kaybetmek, bir insanı kaybetmekten çok daha fazlasıydı.

Başlarda fark etmedin. Gürültülü olmadı bu kayıp, sessiz ve sinsice oldu. Her gün içinden bir şeyler eksilerek. Sevdiğin insanın seni daha çok sevmesi için sesini kısmayı öğrendin ilk. Bazı cümleleri yuttun, bazılarını erteledin. Kırıldığında hemen söylemek yerine sustun. Giderek arttı tavizlerin. Sevdiğin şarkıları daha az dinledin, sevmediği konuları açmamaya başladın. Onun yanında daha ’’uygun’’ birine dönüşmeye çalıştın.

Başlarda onun hoşuna gitti.  Daha az tartışan, daha çok uyum sağlayan sevgili. Kendi ritmine uyan, sessizliğine ortak olan… Sen artık ona değil, kendinden uzağa yürüyordun. Sonra küçük şeyler değişmeye başladı.  Eskisi gibi konuşmuyor, fikrini almıyordu senin. Beklediği cevapları vermeye başlamıştın zaten. Şaşırtmıyordun. Kendine ait o keskin tarafın yumuşamıştı. Giderek sana ihtiyaç duymamaya başladı. Çünkü sen, onun zaten olduğu şeye dönüşüyordun. İnsan kendisinin bir kopyasına âşık kalamaz, sadece bir süre tahammül eder… Sonra uzaklaştı.

Bir gün, hiç beklemediğin bir anda fark ettin. Onunla ilgili değildi bu kez. Onun ne yaptığıyla, ne hissettiğiyle değil. Seninle ilgili.

Aniden bir cümlenin ortasında durmak, söyleyeceğin şeyi unutmak gibi değil…  Konuşmak istemediğini fark ediyorsun. Çünkü o cümle sana ait değil artık. Senin sesinden çıkıyor ama senin içinden gelmiyor. İlk kez kendine yabancı olduğunu hissediyorsun. Bir zamanlar seni sen yapan o küçük detaylar, fark ettirmeden çekip gitmiş.

Sen kendinden uzaklaştıkça o da senden uzaklaşmış.

Kendini onun gözlerinden görme ihtimalini kaybettin. Sana inanan birinin varlığını kaybettin. İnsan birini kaybettiğinde sadece o kişiyi değil, onunla birlikte kurduğu hayalleri de kaybediyormuş. Beraber güleceğiniz anıları, birbirinize anlatacağınız sırları, yaşlanırken birbirine benzeyen yüzlerinizi…

Hepsi bir anda yok oluyor. Geriye gerçekleşmemiş bir hayatın ağırlığı kalıyor. Geleceğe olan inancını kaybetmek ise en yavaş olanı. Önce ‘belki’ler azalıyor. Sonra ‘neden olmasın’lar susuyor. Nihayet ‘olmayacak’ yerleşiyor içine.

Kendine sık sık soruyorsun: insan umudunu kaybettiğinde hâlâ aynı kişi midir? Yoksa sadece geçmişteki halinin yankısı mıdır?  Hangisi olduğunu bilmiyorsun artık. Bazen aynaya bakıyorsun ve gördüğün yüz sana ait değil. Çünkü bitişler senin sandığın gibi olmaz. Bir cümleyle, bir kapı sesiyle, keskin bir vedayla gelmez. 

O sabah onunla buluştuğunda tıpkı hava durumu gibiydi, belli belirsiz. Aranız da öyleydi zaten. Ne tam bir kopuş ne de gerçek bir yakınlık. Her zaman gittiğiniz kafede aynı masada oturdunuz. Bedenin tepkiler vermeye başladı. Omuzların daraldı, ellerin nereye konacağını bilemedi. O konuşuyordu, sen dinliyormuş gibi yapıyordun. Daha doğrusu artık duyamıyordun. Konuşurken birden sustu. Fark etmedin. Eskiden olsa bu sessizlik seni tedirgin ederdi. Bir şeylerin yanlış gittiğini anlardın. O gün sadece boşluğa baktın.                                                                                                                                           “İyi misin?” diye sordu sana.

Refleksle başını salladın. Tam da hiçbir şey hissetmemeye yakın bir yerdeydin.

Yüzünde gezdirdi bakışlarını. Sanki çözmeye çalışıyordu seni. Sonra gözlerini kaçırdı. Buluşma bittiğinde her zamanki gibi sarıldınız. Fakat o temas iki sevgilinin birbirine dokunma isteğinden ziyade, iki yabancının birbirine zarar vermeden geçip gitme çabasıydı. İşte tam da o an mesafeyi fark ettin. Üstüne düşmedin. Düşünmek, hissetmek demekti. Sense artık hissetmek istemiyordun.

Günler geçti.

Rutinine devam ettin. Aynı sokaklarda yürüdün, aynı şarkıları dinledin, aynı kişilerle konuştun. Fakat bir şeyler eksikti hep. Önce adını koyamadın. Bazı anlarda sebepsiz bir boşluk hissi gelip göğsüne oturdu. Bir gün dayanamayıp eski mesajları açtın. Geçmişte saatlerce yazdığın uzun cümleler şimdi sana yabancı geliyordu. O cümleleri yazan kişi sen değilmişsin gibi. Uzak!

Fark ettin ki sevgiyi bir günde kaybetmemişsin, yavaş yavaş eriyip gitmiş.

Daha acısı da o gitmeden önce senin içinde bir şeyler çoktan çekilmiş.

Odanın içi sessizdi. Bu sessizlik huzurlu değildi. İçini büyüten koca bir boşluk…

Kendine sordun: “Onu mu kaybettim yoksa sevme yeteneğimi mi?”

Bu soruyu kendine ilk defa sordun. Korkmadan!

Gözlerini kapatıp sessizliği dinledin. O sessizliğin içinde şunu fark ettin. Sen sevgini birine vererek kendinden kaçıyordun. Onun varlığı kendi eksiklerini örtüyordu. O örtü kalktığında geriye çıplak bir gerçek kalmıştı.

Anladın ki, sen aslında onu değil, kendinle kurduğun bağı kaybetmiştin. Ve işte o an, eksik olanı doldurmak için birine ihtiyaç duymadığını fark ettin. O boşluğu kapatmaya çalışmadın. Kaçmadın da. Sadece orada durdun. Kendi eksikliğinin içinde.                 

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir