Haymatlos

Esmer Calavul

 “Sabah uyandığınızda hiç gökyüzüne baktınız mı?

Şafakta güneşin doğuşunu izlemek istemez misiniz?

Gün batımında, Güneş’in kırmızısını ve sarısını artık daha fazla görmek istemiyor musunuz ?

Dolunaylı geceyi yeniden görmek istemez misiniz?

Gözlerinizi kapatmak mı istiyorsunuz?

Kirazların lezzetini bırakmak mı istiyorsunuz?”

( Kirazın Tadı- Abbas Kiyarüstemi )

   İnsan değilim ben, zerreyim, zerreyim ben. (zerre ne kadar büyük, ne kadar yer kaplar?)

Çok uzun sayılmam, kaç metrekareye sığarım acaba? Sur’a ne zaman üflenecek? Sadece benim kulağıma üflense, kopsa kendi kıyametim… Bir fırtına çıksa, savrulsam gökyüzüne, çıksam dünyadan dışarı. Kara Delik diye bir şey varmış, solucan gibi kıvrılsam içine doğru. Kaybolsam, yok olsam sonsuz karanlıkta…

      Sevgili K…,

   Odamın karanlığından, başımın ağrısından, ruhuma dadanmış bu urdan kurtulmak istiyorum. Babam mı? Babam, “Armut dibine düşer,” der ardımdan. (tükürür gibi)

   Armut hep dibine mi düşer anne? Yok mu bu armudu başka diyarlara götürecek bir el, bir yel?(ben bulamadım)

“Baba sınavdan yüz aldım.”                                                                             

 “Niye geç kaldın?”                                                                                                 

“Baba sana yemek yaptım.”                                                                               

“Perdeler niye açık?”                                                                                                

  “Baba üşüyorum.”                                                                                       

 “Yüzüne, gözüne ne sürdün öyle?”

   Baba, baba, baba! Neden sesimi duymuyorsun? Neden beni görmüyorsun? Neden bu kadar çorak, bu kadar taşsın? Her yerde mimozalar açmışken, mor salkımlar nazlı nazlı dökülürken…mor…moru sadece fondöten mi kapatır? Fondöten soluk gösteriyor beni, biraz allık da sürsem olmaz mı?(kırmızı allık)

“Elma böyle mi dilimlenir? Niye soymadın? Sana kaç kere dedim lan…” Yerden alelacele toplanan elma dilimleri, gırtlaktan karın boşluğuna dökülen göz yaşları, soğuk fayansta kırmızı benekler…

   Elma…sarı elma…yeşil elma… kırmızı elma… Hangisi günahkâr? Yazıyor mu sabah akşam okuduğun kutsal kitapta? Adem’i anadan doğma üryan bırakıp bir yaprağa muhtaç eden tadı mıydı, rengi miydi? Havva’yı çıldırtan kokusu muydu?

(kokusuydu muhakkak) Elma kokusuna koşarken ölen çocuklar varmış, öyle diyor televizyondaki kadın. “Birbirinden güzel elmalarım var,” diye bağırıyor pazarcı, duyuyor musun baba? Kırmızı elma var mıydı pazarda?

   “Ne fingirdek fingirdek gülüyorsun kız? Kahkahan ta sokaktan duyuluyor.” Niye bu kadar mutsuz, niye bu kadar öfkelisin baba? Cıvıl cıvıl giyinen, çın çın öten kadınlara…kahkaha atınca vanilya kokan kadınlara…bana, anneme… Neden hiç gülmüyorsun baba, hiç mi sevmedi annem seni?

    Bir düğün gecesi ( halamın oğlu evleniyor)…üzerimde annemin kırmızı elbisesi (çok severek alıp hiç giymediği elbisesi). “Şuna bak hele, nasıl giyinmiş? Orospu mu olacan anan gibi?” Uçuşan küfürler, savrulan tekmeler, çarpan kapı ve kilit sesi. (içerde ben, dışarda babam)

   Sarı elbise, kırmızı elbise, yeşil elbise…mavi, mor, turuncu…renkler…farklı farklı renkler…birbirinden güzel renkler. Beyaz bir renk midir? Ölü, donuk… Ölüler niye ağlamaz, ölüler niye beyaz giyer? (yaşayanlar niye gülmez) Niye bu kadar karasın baba?

   Elbise, sadece bir elbise değil midir?( bez parçasından ibaret…) Günahkâr olan elbise mi, velfecri okuyan gözler mi? Günahkâr olan kırmızı mı, inci gerdan mı? Azgın suratlar mı, salyalı ağızlar mı?

   Bu mektubu bitirdikten sonra intihar edeceğim. (annem gibi) Yüksekten çok korkarım oysaki ama birazdan korkumla yüzleşeceğim. (annem gibi) “Yapma, günah,” diyeceksin, belki de ‘günahkâr’ diyeceksin bana. Biyolojik ömrüm kendiliğinden son bulmuyor. Mademki yaşamımın üzerinde bir tahakkümüm yok, ölümümüm üzerinde olsun. Habersiz, törensiz, adsız, selasız bir ölüm…

   Sevgili Kadın,

   Çarmıha gerilmiş umutlarım zamanı tüketmekte, içimdeki karanlık büyüdükçe büyümekte. Acıdan başka hiçbir şey hissetmiyorum. Bu, bencil bir intihar değildir. Bu, elcil bir intihardır. (Sevgisiz babamın, kör çevremin, sağır yasaların el birliğiyle beni sürüklediği bir intihardır.) Benim gidecek yerim, kaçacak ülkelerim yok. Kirazın tadını, yaseminin kokusunu, güneşin batışını ardımda bırakamayacağım kadar güzel bir dünya yok düşlerimde. Ben haymatlosum. Ben yokum, size kolay gelsin…

5 Yorum

  1. Okurken ağlamamak elde değil …
    Biz batıda bunları göremiyoruz belki ama doğu kökenli biri olarak bunları yaşayan birinci derece sevdiklerim var
    Elinize emeğinize sağlık Esmer hocam çok anlamlı bir yazı olmuş

  2. Haymatlos, aidiyetsizliği varoluşsal bir kırılma olarak kurarak benliğin çözülüşünü baba figürü üzerinden derinleştiriyor. İmgeler ve finaldeki ilan tonuyla mest oldum!

Hayriye T. için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir