Bir Aziz Bir Ben

Pervane’yi bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında görüyorum. Onu ve kendimi. Gecenin ikisiyle üçü arasında bir yerdeyiz, ıslağız. Pervane’nin etekleri uçuşuyor, ayağında o çok sevdiği, narçiçeği ayakkabılar. Bir ara, çıkartıp eline alıyor onları. Peruğunu çekiyor başından. Âdemelmasını kesip içinden çocukluğumuzu akıtıyor ve suların içinde kaybolan ayaklarına aldırmadan “Pervane,” diye bağırıyor. “Benim adım Pervane. Nüfus kâğıdıma bakmasınlar.”
Pervane’yi bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında kaybediyorum. Arıyorum deliler gibi, sesleniyorum, yok. Bula bula narçiçeği ayakkabıları buluyorum sadece; kaldırımın ortasında. Sokak lambaları sönüyor o an, göz gözü görmez oluyor. Narçiçekleri ayaklarıma geçiyor. Ben onlarla sendeleye sendeleye yürümeye çalışırken bir ses yankılanıyor sokakta: “Pervane öldü!”
Duyduğumun korkusuyla uyanıyorum.
Rıhtımda, bir taksinin arka koltuğundayım. Ortalık yeni yeni ağarıyor. İçmişim belli, çok içmişim. Başımda dayanılmaz bir zonklama; beni bu sıra dışı uyanışa sürükleyen olaylar silsilesini anımsamaya, anımsayabildiklerimi sıraya sokmaya çalışıyorum. Vaz geçiyorum sonra. Boş şoför koltuğuna bakarak, “Demek ki öldüğüne ben de inanmaya başladım,” diye düşünüyorum. Sonunda olacağı buydu. Gücümü yitirdim, inanıp çıktım işin içinden. İçtim, içtim, dağılıp bir taksicinin başına bela oldum.
Tabii ya, dün akşam Memo’nun oraya gittim yine, başka nerede içeceğim? Dünyanın sonu orası, orada sadece içilir. Bir de, ölenle ölmek isteyenler gider oraya. Dünyanın sonu, evime üç durak mesafededir ve şüphesiz ki bir ölüm, çok ölümdür. Bir ölüm, çok ölümdür. Memo’ya da dedim bunu. Yedi sekiz biradan sonra afili laflar etmeye başlıyorum.
Hatırlıyorum: Bir ayağımı dünyanın dışına sarkıtıp peki, dedim Memo, dikkate değer görülmek için ne sıklıkta ölünmelidir? Cevap verdi mi, vermedi mi? Dur bakalım, dedi mi? Daha hiçbir şey bilmiyoruz. Ya da, ne ölümü güzel kardeşim, kötüyü çağırma, falan… Dedi mi böyle şeyler? Dediyse de sarhoş kafa; anlamamışımdır. En az on fıçı içmişimdir, rahat. Dayanıklılığım gençliğime verilmiştir, çakı gibi delikanlı, diye birbirlerine göstermişlerdir beni. Oysa çıkınca yolda sekizler çizmişimdir. Dünyadan aşağıya atlamama ramak kalmıştır da son anda toparlanıp ayağıma değen taşlara sövmüşümdür. Yine aynı şeyi demişimdir, hep derim: “Dünyayı yakacaksam, işe Ziya efendiden başlamalıyım.”
Ben kim, dünyayı yakmak kim. Ben kimim? Ekber’im ben, Ekber! Ziya Efendi’nin oğlu, geride kalan tek dölü. Genelde yatağımda uyanırım, sağda solda değil. Ama bugün, park halindeki bir aracın arka koltuğunda uyandıysam, saat sabahın altı buçuğuysa ve yakam bağrım açıksa fena halde akşamdan kalmayım demektir. Akşamdan, hayattan, içine sıçtığım bir takım insanlardan…
“Pervane puf diye yok oldu.” diyor bir ses. Telsizden anons geçiliyor resmen, duyuyorum. Cızırtılar… “Pervane kırklara karıştı. Bu kadar çok kırklara karışanın sonu…”
“Kes!” diye bağırıyorum. Telsiz susuyor. Kontak kapalıyken nasıl çalıştı ki? Ne tuhaf bir sabaha uyandım. Belki de uyanmadım daha. Gözlerimi kapatıp ovuşturuyorum, açıyorum, ön koltukta Ziya Efendi. Ziya Efendi’nin sırtı ve omuzları. Sinirleniyorum: “Yüzünden ne hayır gördük ki,” Bana dönmeye bile tenezzül etmeden konuşuyor: “Onun intikamını benden mi alacaksın? O ne yaptıysa kendine yaptı. Seçtiği hayat bu.” Ardında bir yığın gereksiz sözcük bırakıp bir anda yok oluyor. Hiç anlamıyor, hiç. Pervane’yi tanımıyor bile. Hep Aziz’i bildi o. Bir cismi, kuru bir bedeni… Oysa o, içinde hiç mi hiç Aziz olmayan bir Pervane’ydi. Hep öyleymiş, bana dediği buydu o gece.
Saat tam birde, odama gel. Sana açıklamam gereken bir şey var.
Gittim, kapıyı çaldım. Açan Aziz değildi. Giyinip kuşanmış, sürmüş sürüştürmüş… Nicedir, aynada kendini görmek için herkesin yatmasını beklermiş. Etekler, naylon çoraplar, bilezikler… Topuklu ayakkabıları varmış, geceler boyu giymiş onları. Bir giymiş bir çıkarmış. Bir uzamış, bir kısalmış. Esaret bir metre seksen santimmiş. Özgürlük ondan on santim daha uzun.
Ne yalan söyleyeyim, korktum. Çok korktum onu öyle görünce. Odadan çıktım, evden çıktım, sokaktan, kasabadan… Çıkabileceğim her yerden koşarak çıktım, kendi içimden bile. Çünkü beni korkutan şey Aziz’in o hali değil, ondaki güzelliğimdi. Ben, ikiz kardeşimin yüzünde, çocukluğumdan beri bakıp kendimi gördüğüm o yüzde ilk kez bu kadar net, ilk kez bu kadar güzeldim.
İki hafta konuşmadım-konuşamadım-onunla. Bıçak açmadı ağzımı. Sandı ki… Neler sandı; benim ona kızdığımı, sevmediğimi… Oysa ben onun yorganların arasından çıkan o topuklu ayakkabılarını bile seviyordum. O kadar çok seviyordum ki annem onları bulduğunda “Benim,” deyiverdim. Hayır benim! Kıyametler koptu evde. Biz iki kardeş, birbirimizi kollayacağız derken birbirimize girdik. Öyle ki ayakkabıların hangimize ait olduğunu unuttuk. Tamam, ikimiz de giyiyoruz onları. Bir Aziz, bir ben. Olmadı, yutturamadım. Aziz kurtarılmak değil ifşa olmak istiyordu, oldu. Ölecekti neredeyse, onu babamın elinden zor aldım. Kovuldu, kapıdan bırakmadım onu. Durdu, birlikte gidiyoruz, dedim. Birbirimize girdik yine. İkiden bir, birden iki olduk; aynı anda hem bir hem iki ve konakta ne kadar değerli eşya varsa hepsini bırakıp kaçtık. Hesaplarımızdaki paralara bakıp, yeter, dedik kabataslak bir hesapla, hiç çalışmasak bile en azından dört beş ay rahat yaşarız. Yaşadık, çalıştık, yaşamaya çalıştık. Her şeyi yaptık. Aziz Pervane’yi rahat doğursun diye.
“Onun doğumuna ben şahidim Ziya Efendi, ben. Sen değil.”
Kargalar canhıraş ötüşleriyle günü karşılıyor. İleride, sabah ayazını mesken tutmuş birkaç balıkçı. Bir adam-taksi şoförü bu, belli- beton duvarın üzerine oturmuş, denizi izliyor. Elinde çay; bir dikişte bitiriyor onu. Parmağını havada döndürerek çay ocağına işaret veriyor. Boş bardak, dolu bardakla yer değiştiriyor. Kafamı uzatıp “Uyandım,” diye bağıracak oluyorum bir an, “Gel, Pervane’yi aramaya çıkalım.” Susuyorum. Seslenecek gücüm yok. Arayacak gücüm…
Benim adım Pervane. Benim adım Pervane. Benim adım Pervane…
Üç kez okudu ismini o akşam. Benden tekrar etmemi istedi sonra. İkimiz de aynaya bakıyorduk, aynadaki Pervane’ye. “Senin adın Pervane.” dedim. Aynı görünmüyorduk artık. Onun bakır rengi saçları, vişneçürüğü ruju vardı. Ben onun yüzünde, hâlâ kendimi görüyordum. Günler, haftalar, aylar… Ben ve tek yumurta ikizim, ben ve bana tıpatıp benzeyenim. Gitgide benzemez oluyorduk, git gide. Ben onun yüzünde bir yabancının yüzünü bulup o yüzün aslında bana ait olduğunu anlamaktan korkuyordum. O, en sevmediği uzvunu saklamak için yeni yöntemler denerken, ben aynı uzvun bende de olduğunu unutuyordum. Yaz kış demeden ince topuklu giyen bendim sanki. Vişneçürüğü rujunu çok seven, nerede çakır gözlü bir erkek görse ona âşık olan, dans eden, çok ama çok güzel dans eden ve en büyük korkusu ıssız bir sokakta ölmek olan…
Dikiz aynasından kendime bakıyorum. Saçım sakalım birbirine girmiş, gözlerim şiş, gözaltlarım mor… “Neredesin Pervane?” diye soruyorum kendime bakarak. Aynada bir Aziz oluyorum bir Ekber. Bir, Pervane olamıyorum, kızıyorum kendime. Yansımanın yansımasındaki yansımam oluyorum. Aynalar bizi ayırsa da hâlâ bir bütünüz. Pervane haklıydı. Bu ayna kargaşası ondan. Ama bütün değiliz artık onunla. Koptuk, biliyorum. O öldü. Ölmemiş olsa, yaşadığını hissederdim. Ama öldüğünü de hissetmez miydim? İz yok, ne oldu ne bitti gören yok, duyan yok… Aramıyorlar onu, biliyorum. Arıyormuş gibi yapıyorlar sadece. Ya ben? Girdiğim her sokakta Pervane’nin adını haykırıyordum, ne ara içmeye verdim kendimi? Karar alıyorum: Bir an önce kendimi toparlayıp yeniden meydanlara döneceğim.
Kararıma deniz kokusu siniyor. Pervane bir yerlerde beni alkışlıyor; duyuyorum. Onu alkışlayanları da duyuyorum. O dans ederken çalınan ıslıkları… Yavrum, sen bir numarasın! Evet bayım, Pervane bir numara. İzin verirseniz, çantasını koluna takıp okula dönecek. Konservatuar dediğin yarım bırakılmaz ki biz onunla her şeyin bir gün tam olacağına inandık. Nasıl inanmayacaktık? Onun her daim çantasında duran vişneçürüğü ruju bize güç veriyordu. Narçiçeği ayakkabıları, koca koca halka küpeleri, birbirinden çok sevdiği perukları…
“Pervane Ziya Efendi yüzünden öldü. Zaten bütün Pervaneler Ziya Efendiler yüzünden ölür.”
Taksi şoförü. Bakışlarını aralık camdan içeriye daldırmış, bana bakıyor. Beni gördüğü halde göremiyormuş da arıyormuş gibi bir hali var. “Ayıldın mı ulan?”
Heyecandan kalbim çarpıyor. “Dur!” diyorum. “Az önce ne dedin sen? Pervane’yi tanıyor musun?”
Şoför tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor. “Ne pervanesi?”
“Tamam, yok bir şey.”
“Eyvah! İşin iş senin.” Gülüyor halime. Kaşlarını çatıyor bir yandan. “Senin yüzünden sabahı sabah ettim burada. Bir gecelik kazancıma mani oldun ya, neyse. Seni o halde bıraksaydım, başımı yastığa koyamazdım.”
Şoförün vicdanını yadırgayarak doğruldum. “Ne yaptım ki? Ne yapmış olabilirim Allah aşkına!”
“Daha ne yapacaksın? Çıldırttın beni. Gideceğin yeri söylemedin, bir zırladın bir güldün… Evladımın yüzü suyu hürmetine, garibandır, dedim. Bırakamadım ortalıkta. Neyse, az bekle! Şu çayımı bitireyim.”
Az önce denizi izlediği yere geri döndü. Elindeki çay bardağından yükselen buharı seçebiliyorum. Arabanın içinde benzin kokusuyla karışık bir naftalin kokusu. İçim dışıma çıkacak, az kaldı. Kapıyı açtım, dışarı çıkmak üzere hareketlendim ama başım dönünce tekrar koltuğa yığıldım. Dışarıyı izlerken düşündüm: Babam Pervane’yi evden kovmasaydı… Sinirlendim, durdurdum düşüncemi. Durup dururken, çocukluğuma kazınmış görüntüler. Bizim portakal bahçesi… Aziz’le uyuyup kalmışız orada. Ben bir ağacın altında, o bir ağacın. Ağızlarımız bir karış açık, horul horul. Süleyman Efendi buluyor bizi, ardında işçiler, babam… Herkes gülüyor. “Küfeyi nerede devirdiniz ulan eşek sıpaları?” Böyle miydi? Babam böyle neşeli bir adam mıydı? Kafam karmakarışık. Sislerin içindeyiz Aziz’le, portakal topluyoruz. Aziz iki portakal alıp memelerine dayıyor onları. “Ekber bak!” Bakmıyorum, kızıyorum ona. “Oldu olacak sutyen de giy.” Kahkahalar atıyor. “Sen kendine bak!” diyor. “Kızlarla oynayan sensin.” Kavgaya tutuşuyoruz. Sağımız solumuz yara bere içinde dönüyoruz eve.
Yağmur sesi duyuyorum ama ortalık kupkuru. Topuk sesleri… Pervane’yi bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında görüyorum. Onu ve kendimi. Bir cumartesi gecesi kulüpten dönüyoruz. Pervane dans etmekten yorgun düşmüş, gece boyu ne kadar alkış topladıysa hepsine el koymuşlar, eve yine eli boş dönüyoruz. İşin kötüsü, gecenin ikisiyle üçü arasında bir yerdeyiz, ıslağız. Pervane’nin etekleri uçuşuyor, ayağında o çok sevdiği, narçiçeği ayakkabılar. Onları rengine vurulup almıştı, kırk üçü yoktu da ayağımda genişler, diye kırk ikisine razı olmuştu hatta. Deli! Narçiçeği aşkına ayağında sızılarla gezdi durdu aylarca. Ama ne ıslandık o gece, değil mi Pervane’m? Ruganları bozulacak diye ayakkabılarını çıkartıp eline aldın. Peruğunu çıkarttın sonra. Âdemelmanı kesip içinden çocukluğumuzu akıttın ve suların içinde kaybolan ayaklarına aldırmadan “Pervane,” diye bağırdın. “Benim adım Pervane. Nüfus kâğıdıma bakmasınlar.” Ben de dedim ki-belki içimden geçirdim: Dünyanın tüm nüfus memurları, evrakta sahtecilikten tutuklanmalı.
“Dur abi, ne yapıyorsun?” Manyak mı ne? Araba yıkamanın sırası mı? “Kapı açık, görmüyor musun? Islandım.”
“Seni de yıkayayım gel, yüzün gözün açılır.”
“İstemez!” Kapıyı sertçe kapattım. Sesim de sert çıktı herhalde, adamcağız elindeki hortumu attığı gibi şoför koltuğuna geçti. “Hadi bakalım! Nereye gideceğini hatırladın mı?”
Açlık bir yandan, tedirginlik… “Hatırladım,” diyemedim bir türlü. “Galata Kulesi’nin orada. Balkonunda rüzgârgülleri olan ev. Zilin üzerinde Ekber-Pervane yazıyor.”
Zihnimden hâlâ geceye ait sahneler geçiyor. “Durma, sür,” diye bağırıyorum o sahnelerden birinde. “Rıhtıma sür sen! İskelede yaşadığımı, hatta vapur olduğumu farz et!” Radyodaki Müslüm’e bağıra bağıra eşlik eden de ben miyim? “Müslüm bizim kırmızıçizgimizdir abi, Pervane’yle benim. Laf söyletmeyiz.”
Ah, çok fena içtim, çok. Bir dakika! Dün gece Memo’nun gırtlağına mı yapıştım ben? Neden peki? Nasıl da silinmiş aklımdan. “Ölenle ölünmez,” dedi de ondan, ona sinirlendim. Giderayak… “Ne diyorsun sen Memo? Dönecek o, göreceksin!” İçeri döndüm, sandalyeleri tekmeledim. Memo, Ziya oldu o anda hem de ne Ziya… O ne yaptıysa kendine yaptı, demeler, seçtiği hayat bu, diye ağız burun bükmeler… Dayanamadım, çöktüm gırtlağına. Araya girdiler, ayırdılar bizi. Memo’yla beni. Benimle Ziya Efendi’yi. Kim kimden ayrıldı dün gece? Memo o lafları sahiden etti mi? Neyse ki halden anlar, gelmedi üstüme. Ben de hem onu hem babamı dünyanın kenarında bıraktım. Üzerini örttüm ikisinin de. Sonsuza dek. Sofrada terk edilmiş kadehler. Radyo. Memo’nun üzerine adını yazdırdığı rakı kadehi. Boş meze tabakları. Portakal bahçesi. Pamuk tarlaları. Traktörler. Hepsini örttüm. Radyoda türkü saati. Örttüm. Geceyi de türküyü de örttüm. Sonrası, gecenin üçüne yanaşan sarı bir taksi. Nereye? Bilmiyorum, Karaköy galiba. Şoför dönüyordu, ben dönüyordum. Hey Allah’ım, çattık gece gece. Sen bilmezsin şoför abi, Memo’ya, diye çıkıp babama gittim ben, kilometrelerce öteye. Oradan dönüyorum. Öldü, ölmedi derken hem içtik hem birbirimizi kustuk onunla. Safra çıkarana dek… Kalmadık. Pervane’yi evden kovmasaydı, belki de hiç… Sokağın adını söyle, bulurum ben. Bilmiyorum. Sen de bilme. Bak, usta ne güzel söylüyor: Böyle bir aşk görülmemiş dünyada… Evladım, geri bırakayım mı seni ha? Başına bir şey gelecek bu halde… Ne gelecekmiş? Gayet iyiyim. Sür dediysem sür!
Memo’ya ayıp ettim. Memo’ya ayıp ettik Pervane. Ama bu fevri tavırlar senin, benim değil. Hep böyleydin sen, bir anda parlardın. Öyle ya, bugüne dek bütün kavgalarımızı sen başlattın.
Yeter, gelme artık. Ben kendimi korurum. Olmaz. Sarhoşu, uğursuzu… Sahneye atlıyorlar bir de, niye izin veriyorsunuz ki… Ne bu tavırlar Ekber? Çok sevimsiz. İyi de biz birbirimizi korumaya yemin etmedik mi? Ettik ama ben senden güçlüyüm, hatırlatırım.
Sağ kolunun pazısını şişirip alaya almıştı beni. Birbirimizin omuzuna yalandan yumruklar sallamıştık. Çok gülmüştük o sabah, çok. Pervane’nin üzerinde çiçekli sabahlığı vardı. Saçları uzamıştı epey, omuzlarına değiyordu. Memeleri belirginleşmişti sanki, bana mı öyle geliyordu yoksa? Ojeli tırnakları… Kalkar kalkmaz makyaj yapmıştı, göz kapaklarının üstü mavi mavi parlıyordu. Ona kendime, diğer bir halime bakar gibi baktım. Elimi uzatıp dokundum yanağına. Anlamak ister gibi: Yoksa ben misin sen?
Yoksa sen miyim ben?
Bu ayazda nereye gidilir, bilmiyorum. İnsan diğer yarısını kaybedince böyle yersiz yurtsuz kalıveriyor işte. Yersiz yurtsuz, havasız. Oysa ne güzel bir sabah bu, güzel kabul edilmek için gerekli tüm şartları taşıyor. Hava o kadar parlak, görüş o kadar net ki, karşı kıyılar evlerin içine varana dek görünüyor. Bakmak istiyorum o içlere. İçlerin mahremiyetine. Gözlerim pencerelerden birine takılıyor o sırada. Perdeler açık. Genç bir adam, çift kişilik yatağında tek başına uyanıyor, kalkıp ince uzun siluetini odadan dışarıya sürüklüyor. Bir süre gözden yitip geri geliyor. Kocaman, gösterişli bir tuvalet masası. Üzerinde birbirinden şık parfüm şişeleri, ojeler… Adam üzerindeki tişörtü çıkartıp pufa oturuyor. Esmerliği de Aziz’liği de ortaya çıkıyor böylece. Farlar, fırçalar, kalemler masanın üzerine yayılıyor. Çekmeceden bakır renkli, upuzun saçlar çıkıyor. Makyaj, peruk, leopar desenli etek, topuklu ayakkabılar. Her şey tamam. İnce, uzun ve esmer adam, ince, uzun ve esmer bir Pervane’ye dönüşüyor. Aynanın köşesinde duran fotoğrafına, o fotoğraftaki erkekliğine bakıyor. Oradaki genç adamla aynı kişi olmadığını hatırlayıp derin bir oh çekiyor önce. Sonra ağlamaya başlıyor, fotoğraftaki diğer yarısını okşuyor. Fotoğraftaki ben miyim, Aziz mi? Her şey birbirine giriyor.
Kağıt, kalem… Bir şeyler yazıyor, katladığı kâğıdı tuvalet masasının üzerinde bırakıp pencereye geliyor. Onunla göz göze geliyoruz bir an, panikliyor. Odanın içinde sağa sola koşturup tekrar tuvalet masasına gidiyor. Aynanın önündeki makyaj malzemelerini saklamanın derdinde ama eli ayağına karışınca pes ediyor, her şeyi olduğu yerde bırakıp bana dönüyor. Onu aramızdaki mesafeye rağmen duyuyorum: “Onu öldürebileceklerini sandılar. Ama artık ben varım. Tek ve biricik Pervane.”
Bu kez uyanmıyorum. Bu bir rüya değil.
“Bu kez bir rüyanın içine uyandın.” diyor bir ses.
Şoför arabayı çalıştırmış. Motor sesi, benzin-naftalin kokusu… Neredeyse bir huzur. Sanki her şey yerli yerine oturmuş, boşluklar dolmuş. Elimi omzuma atıyorum; saçlarım sonunda istediğim uzunlukta. Bakır dalgaların arasından ince bir tutam alıp parmağıma doluyorum, oynuyorum saçlarımla. Sakinim. Şoför, tam hareket etmek üzereyken durup torpido gözüne uzanıyor: “Ah, dur bir dakika! Az kalsın unutuyordum.”
Onun bu ani uzanışıyla huzurum bir anda bozuldu, aklım başımdan gitti. Dedim, tamam. Buraya kadarmış, beni öldürecek. Gündüz gözüyle görünce… “Önce şu ojelerini bir sil bakalım, çok bozulmuşlar. Gözümü rahatsız ediyor.” Torpidodan asetonla pamuk çıkartıp bana uzattı. “Ne o, ne bakıyorsun? Estetiğe önem veririm ben.”
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereyim. Tırnaklarıma bakıyorum, leylak rengi ojelerimin yarısı var, yarısı yok. İçimde korku ve keyif karışımı, garip bir his. Ojeleri çıkartıp asetonla pamuğu iade ettim. Teşekkür ettim kekeleyerek. Torpido gözü tekrar açılıp kapandı.
“Rica ederim. İnsanlık öldü mü?”
“Öldü be abi, senin dünyadan haberin yok. Ekber de öldü.” Ekber de öldü… Bu cümle ne kadar da kolay çıktı ağzımdan. Canımı acıtmadan, neredeyse üzerimdeki yükleri hafifleterek. Gözlerimin altında biriken yaşı –ne ara ağlamışım, farkında bile değilim.- makyajımı bozmamaya çalışarak sildim, pencereye döndüm yine.
“Olmuşla ölmüşe çare yok ablacım. Hem, senin ne kadar yaşayacağın belli mi?”
Kalbim yine hopladı, telaşla kapı kolunu kavradım.
“Dur, dur! Espri yaptım. Fani dünya işte, onu diyorum. Neyse, ojeler de silindiğine göre…”
Bu adam sinirlerimi bozmaya başladı. Yol gözümde büyümese, inip yürüyeceğim ama bu sersemlikle, bu on iki pont topuklularla zor. Sabır, dedim içimden, yine pencereye döndüm. Hava o kadar parlak, görüş o kadar net ki, karşı kıyılar evlerin içine varana dek görünüyor. Geniş bir pencereye kayıyor gözlerim, perdeler sonuna dek açık. Bir adam, Ekber bu, darmadağın yatağında tek başına uyanıyor ve kalkar kalkmaz tuvalet masasının üzerine bırakılmış notu görüyor. Okumaya başlıyor notu. Yüzünde gülümseme. Üzerindeki tişörtü çıkartıp tuvalet masasına oturuyor o gülümsemeyle. Renk renk göz farları, rujlar, allıklar… Makyajını yaptıktan sonra ateş kızılı bir peruk takıyor başına ve odanın ortasındaki direğe tutunup, direğin etrafında dönmeye başlıyor. Tıpkı benim gibi; dansı benim dansım, aynı figürler. Benim adım Pervane, benim adım Pervane, benim adım Pervane. Bu kez Ekber doğuruyor beni. Direğe hayata tutunur gibi tutunuyorum. Bir ayağım yerde, bir ayağım gökte. Uzakta, bilinmeyen bir yerdeyim. Hem burada, hem orada. Her yerde. “Ekber öldü,” diyor şoför. Beni üzmek istiyor, belli ama ben üzülmüyorum. Pervane’ye dönüşen Ekber’le göz göze geliyoruz, uzun uzun bakışıyoruz. Her şey anlaşılır, net ama içime kurt düşüyor yine de, yeni bir haber mi var yoksa, diye elimdeki telefonu karıştırıyorum. Ekber öldü, yazıyorum arama motoruna. Hiçbir şey çıkmıyor. Pervane yazıyorum sonra. Pat! En sevmediğim fotoğrafım. Bula bula bunu mu bulmuşlar? Yedi aydır kendisinden haber alınamayan… Arama çalışmaları sürerken… Olayla ilgili gözaltına alınan iki kişi serbest bırakıldı… Lanet olsun! Ben buradayım ulan! Sizin o yedi ayınızın yedisini birden…
“Şey mi yapsak acaba? Bir yerlere gidip kahvaltı yapalım mı, ha? Sonra da… Uyursun biraz. Kendine gelirsin.”
Gözlerim iri iri açılıyor, kirpiklerimin arasındaki mesafe taksicinin girip boğulabileceği kadar geniş. Dudaklarımı kemiriyorum sinirden. Ağzıma ruj tadı geliyor. Vişneçürüğü. Dizlerime bakıyorum, naylon çorabın altındaki morlukları fark ediyorum o an.
“Ne diyorsun sen, adi herif?”
Taksicinin yüzündeki tüm iyi niyet izleri siliniyor. Sinirli bir edayla torpido gözünü karıştırmaya başlıyor yine. Hemen kavrayabileceği, kavrayıp üzerimde kullanabileceği bir şeyler arıyor orada, belli. Anlıyorum: Her şey bunun içindi. Bu vicdan gösterisi. Umduğu şeyler uğruna… Kapıyı açıp bir ayağımı yere indiriyorum. Narçiçeği ayakkabılar. Eteğim dar, ben taksiden inerken iyice açılıyor ama aldırmıyorum. Koşarak uzaklaşıyorum taksiden. Rıhtımda topuk sesleri. Rıhtımda benim sesim:
“Onu öldürebileceklerini sandılar ama artık ben varım. Tek ve biricik Pervane.”
Not: Bu öykü 2025 yılında Lando Yayınlarından çıkan P öykü kitabında yayımlanmıştır.

