Ahmet Abiden Nefret Etmek Güzel Şey

Balım Akbulak

Hayata saygı duyduğum o an, caminin imamıyla sohbet hâlindeydik. İkindi namazını müteakip cenaze namazını kıldırırken beni yanında istemedi bu kez imam abi.  “Yaşamadan ölenlere hakkımı helal etmiyorum,” dedim diyeymiş! Hayır, niye edeyim ki? Cenazeye katılmak bedava sonuçta.

Namaz çıkışı, rivayete göre eskiden ahır olduğu söylenen köy manzaralı kahvede toplandı cemaat. Sadece Bremen marka bira içenlerin geldiği, at sidiği kokusuyla harmanlanmış iskambil kâğıtlarının yeniden dağıtıldığı, okey taşlarının siyaha boyandığı, sürekli yanlış dikiş atmaktan iğneleri diline batmış müdavimlerin iki tek attığı mekânımız. Burası (imamın, iman edenlerle dedikodu yaparken mikrofonu kapatmayı unutup tüm ahaliye naklen yaydığı habere göre), şehirli orospunun birinden kasık mantarı kapmış ve böylece adı ‘Kasıklı Ahmet’e çıkmışın kahvesi. Başka deyişle, her seviştiği kadının veya kadın diye öngördüklerinin apoletiyle gezen, çaycı Ayşe’nin kocası, Ahmet abinin yeri.

İmama küstüğümden hemen gitmedim kahveye. Yokluğumu yokluğumda anlasınlar bakalım. Kasabanın tek beyaz eşyacısıyla yarım mobilyacısının olduğu çarşıyı ağır adımlarla turlayıp gittim. Kahveye girdiğimde, elleri Allah’a dönük meczuplar ordusu, önündeki siyah taşlara yalvarıp yakarma faslına geçmişti. O taşlardan biri kafama isabet edince anladım durumun vahametini.

Görünüşte Ahmet abi sıradan bir insan evladıydı. Her sabah simit yer, peynirin sadece uç kısmını kemirir ve mütemadiyen çay içerdi. Ancak içtiği o çaya neden limon sıkmazdı, hiç anlayamazdım. Sahi, niye her gün çay içip çaya limon sıkmazsın ki? Belki gündelik beslenme yetersizliğim beni böyle düşüncelere itti, belki de maddi imkânsızlıklar ya da babamdan cebime indiremediğim harçlıklar. Halbuki çayın faydalarını ta çocukluğumdan deneyimlemiştim. Karadeniz’de, telefonuna kontör yüklendiğinde arayabilen aile büyüklerimizin ekip biçtiği, annemin her yaz sabahları beni uykumun en hararetli yerinde uyandırıp zorla götürdüğü atadan kalma o tarlada öğrenmiştim. Anlayacağınız piriydim tarlanın ve çayın faydalarının.

Ahmet abi, okey masalarının aranan ikinci elemanıydı. Dördüncü bulunduğunda hemen ikinci olup hevesle otururdu masaya. Bu kez ekipmanı beğenmemiş olacak ki sesini yükseltti, peynirin ucunu kemirirken. Tabii cemaat ve kumarla harman olmuş arkadaşları, susup salağa yattılar derhal.

“Nerde lan benim ıstakam, sikmeye elverişsiz aymazlar?”

Neyse ki cemaat, cenaze namazı yorgunuydu da sallamadılar gelişinden belli  küfürleri. Diğerleri zaten paso bira içip duymazdan geliyordu Ahmet abiyi. Baktı kimse iplemiyor, tıpış tıpış kalktı karşı masanın ıstakasını aldı, okeye yumuldu.

Kahve görünümlü ahırın depodan hallice bölümünde, işler daha karışıktı. Kimi zaman köydeki başı kapalı ruhu açık, parayla veya hoş bir kelam üzerine seks yapan, işleri bitince de depoda cesetlerini bırakan “el değmemiş” kadınlar da orada takılırdı. Fakat tutucu adamdı Ahmet abi, tuttuğu ıstakayı bırakmazdı, orospuları hiç sevmezdi. Bense orospuların ve fahişelerin cirit attığı her yerin hastasıydım.

“Siktir lan,” dedi Ahmet abi, iltihaplı gözüne iyileşmesi için çay basmış bakışlarıyla. Epeydir farkındaydım, zekâmın üstesinden gelemeyip aklımı çalmak istediğini. Fakat hep meteliksiz dolaştığımı bildiğinden ciddiye almaz havalarında üstten bakışlar atardı bana. O gün de cemaatin duyacağı şekilde bağırdı:

“Orospuyla fahişe aynı şey!”

Cevap vermedim tabii, çünkü orospuyla fahişe aynı şey değildi.

Anımsıyorum: âşık olduğum orospunun sincabı vardı, hoşlandığım fahişenin de kedisi.

Aynı şey değiller Ahmet abi…

Bir Yorum

  1. Tebrikler, Balımcığım!
    Bremen birasını seviyorum, kafeleri seviyorum ve senin hikayeni seviyorum! Asla inanmayacağım, wallah!

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir