Sinbad

Thomas Kutzli

Gemisi, yağmurlu bir günde limandan ayrılıyor. Kaptan o yolculuktan asla geri dönemeyeceğini hissediyor. Birçok denizci, ailelerin el salladığı limana bakıp acı acı ağlıyor. Oysa birkaç saat önce parlak mavi gökyüzünde yalnızca küçük siyah bir leke görünüyordu, fırtına gelmeden gökyüzünde görülen ilk bulut lekesi. Şimdi ise gökyüzü kendini örtmüş, sanki güneş büyük bir bulut kümesi tarafından yutulmuş ve sadece birkaç yetersiz ışın okyanusun kasvetli kül grisi yüzeyine değiyor. Yine de tüm güçleriyle yola devam etmeye karar veriyorlar, şiddetli bir fırtınanın yaklaştığını bilmelerine rağmen. Dalgaların uğultusu, rüzgârın iniltisiyle daha da artıyor. Birkaç mil yol aldıkça geminin gövdesi dalgalara çarpıp sağa sola yatıyor. Köpüklü tepeler gittikçe yükseliyor, su selleriyle çevrili gemi gökyüzüne doğru havalanıyor ve mürettebat ani baş dönmesiyle sarsılıp neredeyse bayılacak hale geliyor.  

Seller içinde sonsuz gibi görünen bir dönüşten sonra uzayda (ve zamanda?) akıllara durgunluk veren bir kavşağın ardından herkes kendini güneşin parıldadığı bir çayırda buldu; burada bol miktarda bulunan Manisa Lalesi, Gelincik, sarı ve beyaz Marguerite, Yonca, Biberiye ve Şebboyları hayranlıkla izlediler. Çiriş Otu bile çiçek açmaya başlamıştı. Yeşil yaprakların arasında, dalları görünmeyen nefis ağaçların içinde serçeler buluşmuş gibiydi, en azından düzinelerce cıvıl cıvıl ses onlara bunu anlatıyordu.

“Bize ne oldu?” diye kekelemek istedi dümenci kendine gelir gelmez.

Kaptan, “Bana Yaz Gecesi Rüyası’nı hatırlatıyor,” dedi.

“Gel, otur şu çiçeklerden yapılmış yatağa,

Güzel yanaklarından bir makas alayım,

Ve misk güllerinden o muhteşem başına taç yapayım,

Sonra bir öpücük kondurayım o görkemli kulaklarına, benim biricik aşkım.”

Ve gerçekten de -dehşet- hepsi kendilerini eşeğe dönüşmüş buldular, mürettebat konuşmak istedi, ama boğazlarından çıkan tek şey şuydu: “Aaaa, iii, aaa, iii, aaa, iii!!!”

Sadece kaptan insan dilini kullanıyordu. Adı Sinbad’dı, eskiden Eminönü ile Süleymaniye Camii arasında yük taşımacılığı yapmıştı. Birgün bilge bir kadın ona günlük rotasında herhangi bir dönüşüme ya da reenkarnasyona karşı efsunlu bir ilaç vermişti.

“Reenkarnasyon ve intikam, saçmalık…” diye düşündü kaptan.

 “Aaa, iii!” diye cevap verdi dümenci.

Gün ışığında periler kalçalarını sallıyordu. Flüt sesi çiçekli çayırın en ücra köşelerini bile dolduruyordu. Ardından başka bir şarkı geldi. Bu kez sözleri de duyulabiliyordu:

“Senin sayende

Yalan söylemenin akıllıca yollarını unuttum.

Senin sayende

Ağlamak için sebeplerim tükeniyor.

Arkadaşlar gittiğinde

Parti bittiğinde

Biz hâlâ birbirimize ait olacağız.”

Genç kadınlar, şaşkın eşeklerimizin etrafında dans ettiler. Onları baştan çıkarmaya çalıştılar ama hayvanlar bunu anlayamadılar. Hepsi donuk ve şaşırmış gözlerle bakıyordu.

Önceleri müzikten etkilenmeyecek denli hissiz ve duyarsız olan bu insanlar, güzel dansçılardan oluşan bu çemberin içine gittikçe daha fazla çekiliyordu, hatta bazılarının gülümsediği bile görülüyordu (bildiğimiz gibi hayvanlar gülümseyemez, kedilerin yüz ifadesini inceleyin. Ama bir keresinde bize gülümseyen bir köpeğimiz vardı!). Bu hayvanlar giderek daha fazla dostça hatta sevgiyle davranmaya başladılar. Tabii ki davranışları Balam’ın binek hayvanı gibiydi.

Birden “Göke” göründü, havada süzülüyordu. Kemal Reis’in amiral gemisi, yelkenli ve kürekli bir dörtlüydü: Çaka Bey, Piyale Paşa, Hayreddin Barbaros ve Turgut Reis küpeştenin üzerinden çimenlerin üzerindeki topluluğa gülümseyerek bakıyorlardı.

“Yelken açıyorum, yelken açıyorum, okyanusun içinden, denizlerin içinden!”

“Filolar büyük bir illüzyondur!”

“Eğer Viyana kıyıda olsaydı suya inanırdım!”

“Onun yerine Tripolis’i alalım!”

diye mırıldandılar.

“Aaa iii!” diye seslendiler çiçekli ovadan.

Ama fırtına başladığı gibi sona ermişti. Mürettebatın her biri, hayalperest vicdanlarından yoksun bırakılmış gibi düştüler (bazıları yaralıydı ve kanıyordu, birçok acı çığlık duyuluyordu. Acı, yaralı denizcilerin derisini bir göletteki dalgalar gibi titretiyordu). Tüm yükünü kaybetmiş olan gemi, keten bir çarşaf gibi salınan denizde bir aşağı bir yukarı sallanıyordu… Kaptan tereddüt etmeden gemiyi limana geri götürmeye karar verdi. Fakat önce bir takımadayı geçmek gerekiyordu, bazı adalar birbirine inanılmaz derecede yakındı ve gemiyi küçük boğazlardan yara almadan yüzdürmek için usta bir navigasyon sanatı gerekiyordu.

“Şimdi dümenci yeteneklerine ihtiyacımız var!”

Birinci zabit “Aaaa iiii!” demek istedi ama “Hay hay efendim!” sözleri çıktı ağzından.

Nihayet uzaklarda anavatanımızın nazlı nazlı uzandığını gördük, yakında sevgili limanımıza ulaşacaktık.

İskelede mürettebatı karşılamak için kadınlar, erkekler ve çocuklar bekliyordu. Bu kez onlar da ağlıyordu ama acıdan değil, sevinçten. Bazı denizciler de hüngür hüngür ağlıyordu ama daha çok acı içinde. İnsan olmak mı yoksa eşek olmak mı daha iyi?

“Yolculuk neden sadece bir an sürdü?” diye hayret ettiler limandakiler.

Bir Yorum

  1. Bu öyküyü okumak, geçmişte kalan bir şarkıyı dinlemek gibiydi. “İnsan olmak mı yoksa eşek olmak mı daha iyi?”

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir