Üşüten Zorluk

Lavaboya eğdiği başı, çekiştirerek kopardığı saç tellerinin verdiği acıyla istemsiz hareket edip musluğun çeliğine çarpıp duruyordu. Beyaz seramiğe damlayan cılız kan, içinden öğürerek atmaya çalıştığı toksik duygularının dıştan görünümüydü sanki.
Hastanenin patoloji servisinde sonucu beklerken tedirgin oturduğu bank dile gelse, “Önündeki yaşamın bir buçuk yılını bedenini zehirleyerek geçireceğin acılar silsilesinin başlangıcındasın,” dese inanır mıydı acaba?
Öyle ya, başkalarının başına geldiğine tanıklık ettiği türlü sıkıntılardan kendini muaf zannetmek, enerjinin yoğunlaşması ve libidonun starteri değil miydi? Ölmeme umudu bu! Ne oldu? Birden onun da kolu kanadı kırıldı, karşıdan seyrettiği acılı hikâyelerin baş kahramanı oluverdi.
Hazır mıyız? Ne münasebet! Hazır olunmaz böyle tuzaklara. Beklenmedik anda gelir genellikle. Halbuki dile pelesenk olmuş söz var lügatta.
“Çok üzüyorsun beni, sonunda kanser olacağım.”
Teşhis anının geçici ölüm anksiyetesi hallolunca sıra sebep aramaya gelir ki en renklisi bu. Meğer duyan gelmiş hayatına zor salmaya da sen anlamamışsın. Anlarsın anlamasına da konduramazsın. Yaşam bir keşmekeş içinde sıkıntılarıyla doludur. Zaman ise geriye dönüşü olmayan bir film makarası gibi kendisini tüketmektedir.
“Neden ben?” sorusunu yöneltmeye hak var mı? Senin biricikliğin mi söz konusu? Fanilerden bir fanisin işte. Tıpkı mezarlık girişinde büyük puntolarla yazan, “Her canlı ölümü tadacaktır,” ibaresinin tüyler ürperten gerçekliği gibi sen de bu amansız hastalığı tadıyorsun. Sırayı sen de alacaksın belli ki.
Mesele basit gibi görünse de içeriği dopdolu. Teşhise vakıf olma başlangıç. Devamındaki devasa gelişmeler insafsız değil çünkü tek tek geliyor. Sıra takibi muntazam. Tıbbi açıklamalar literatürdeki anlatımlar gibi ruhsuz. Tanı ve tedavi protokolü konseyde onaylanıyor. Gelsin cerrah neşterleri, boşalsın damarına zehirli serumlar… Işınlar nokta atışında.
Heyhat! Çok sıkıntı çok! Sen böyle beklemiyordun ama. Her aşamanın maliyeti, kâra dönüşemeden sıradaki geliyor. Adeta kaostan çıkamama duygusunu oluşturan dipsiz bir kuyudasın. Eski sağlığına kavuşmak, avucundan kayıp gidiyor her seferinde. Mutlu son görüntüsü hayalinde bulanıklaşıyor. İşin acı kısmı bastırıyor ve duygular kapı dışarı… Can derdi diyoruz buna.
Yaşamın belli zamanlarında bazı hastalıklarla tanışan sen, tercih pek sorulmuyor ama gribi, gastriti şefkatle anıyorsun. Midenden gelen ağır bulantı hissi, yükselen asitliğin tezahürü değil, başka bir durum bu.
Daha önceden iletişimde yoğun olarak kullandığın mizah öğeleri terk-i diyarda. Diyalog ve sosyalleşmeyi bırak, başını yanlışlıkla yana çevirdiğinde bile alaborasın. Tuzlu zeytin, menüdeki en kıymetlin.
“Açlıktan öleceksin, İki parça bir şey ye,” diyen yakınlarına ateş püskürüyorsun. “Evet, nereden bildiniz? Ölüyorum!” diyorsun içinden.
Vücudundan kopartılan uzvunun yokluğunun farkında bile değilsin. İçinden çıkartılan kısım senin yaşama dair şifan.
Saçlarımı, kemoterapide tutam tutam döküleceğini bildiğimden, tedavi öncesinde alagarson kestirmiştim. Bir de yakıştı ki sorma! Çocuksu hatlarımı ortaya çıkaran görüntüm, maskülen tavırlarımla ölümü değil, gençliği simgeliyordu. Zamanlı gidiverdi bu sevimli saç. Literatür bilgisi ikincinin başında diyordu. Benimki de bilime karşı durmadı.
Bir gün aynadaki sarı benzimden hoşlanmadım ve tek tükten kalanı da ben eksiltmek istedim kafa derimden. İlk başlarda zorlanmadan yolunan saç, giderek her hamlede ince bir sızı bırakarak ardında, lavabonun beyaz eviyesinde dağınık ve perişan hâlde üst üste yığıldı. Acı giderek arttı ve ben durmadım, kanırttım bu eylemi. Hastalığıma neden olduğunu farz ettiğim, bana yapılan taarruzlardı sanki kanla karışık yumak. İşte bu şekilde veda ettim önceden sarıya boyadığım saçlarıma, adrese teslim misali.
Süreç sessizce yol almakta. Hastanenin onkoloji servisi diğer bölümlerden çok kibar. Belki de bu hastalığın ölüme davetiye çıkaran adı, görevlileri anlayışlı davranmaya itiyor. Bir çeşit hoş gören veda. Alışkınlar servisten ara ara eksilmelere. Yüzler, kafileye yeni katılanlarla değişiyor. Çocuklar da var aralarında. Annelerinin kucağında, kendilerinden beklenmeyen bir olgunlukla acıyla sınanmış, bilgeleşen çocuklar.
Kanser dost değil kişiye. Düşman da sayılmaz. Finalde beklenen iki olasılıktan biri belli. Sağaltımı bağışlarsa eğer, kilometrelerce uzunlukta bir değerler silsilesi sunar sana. Önceden keşfedemediğin, heybeni tıka basa dolduran kıymetlilerin. Kısaca buna, kendinin farkında olma hâli, diyoruz. Sıralamada hep mi arkaya düşmen gerekliydi? Ona, buna, şuna… Sen neredeydin peki?
Diğer olasılık, yaşamın sonu. Hiçbir insan uzun süren acılarla, böylesine bir finalle, vedalaşmayı hak etmiyor ama çoğu insan da divanda uyurken sessiz ve telaşsız gitmez.
Adalet yok ve iyilerle kötüler hak ettiklerini bulamadılar. Evren kendi boşluğunda devinip duruyor. Döngü savuruyor.
