Hadi Bak Bana

Necla Akdeniz

                                        Hadi Bak Bana

On dört numaralı odanın kapısını kilitleyip derin bir ohh çekiyorsun. İçinde azıcık pişmanlık, çokça rahatlık barındıran ohh, duvarlara yapışmış dezenfektan kokusuna karışıp kayboluyor. Oda beklediğinden küçük. İstediğin biçimde dans edemezsin burada. Kallavi bir küfür savuracakken ferforje başlıklı devasa yatağı görüyorsun. Komodinlerin üstünde pirinç ayaklı, mozaik gövdeli abajurlar var. Manzaraya bakan taraf boydan boya camla kaplı. Kenarlarında ebruli fon perdeler. İyi.

       Bavulunu yere bırakırken telefonun ardı ardına biplemeye başladı. Yine müşteri şikâyetleri. Birini yanıtlayacak oldun, vazgeçtin. Onun yerine Match.com’u açtın, yeni profilleri tıkladın, beğendiğin üç fotoya kalpler gönderdin. Ardından mesaj kutusuna gidip şöyle yazdın: “Hey Siyahüçgen, oteldeyim. Bir saat sonra 14 numaraya gel.”

      Birden aklına geliyor, banyoya koşuyorsun. Fotoğraflardaki gibi küvet. Hani şu eski tip ayaklı modellerden. Klozeti tuvalet kâğıdıyla silip işiyorsun rahat rahat. Elini sabunlarken aynayı kontrol etmediğini hatırlıyorsun. Telaşla odaya dönüp boy aynası arıyorsun. Gardırop kapağında aradığın. Bedenine bakıyorsun istemsiz. Tuhaf, hatta abes buluyorsun görüntüyü. Biraz da sefil. Saçlar iyice seyrelmiş, burnun sağ tarafındaki ben büyümüş, dişler sigaradan sararmış… Hepsinden fenası, ellerin üstündeki çirkin fazlalıklar. Soyunmaktan vazgeçiyorsun. Görmek istemiyorsun göğüsleri. Hele bacakları, hiç. Resepsiyondaki çocuğu düşünüyorsun. Kulağı küpeli, sol kaşında pirsing olan tüysüz çocuğu…

      Titrediğini fark ettin. Buz gibi çünkü odanın içi. Klimayı açıp sıcağa ayarlıyor, yüzüne ılık ılık üfüren fan eşliğinde pencerenin önünde dikiliyorsun. Kış soğuğunu içine çeken denize, yabancı adalardan tek tük vuran solgun ışıklara bakıyorsun. Biri yarı yarıya batmış üç balıkçı teknesi dışında bomboş köpürüyor deniz. Sahile inen sokak da ıssız. Karınları sırtında birkaç köpek ve çıplak ağaçlar dışında kimsecikler yok etrafta.

       Bu yaz ailecek tatile geldinizdi bu sahil kasabasına. Her yer insan kalabalığıydı. Oteli o zaman gözüne kestirmiştin. İçeri girmedin tabii. İnternetten fotoğraflarına bakıp kalacağın oteller listesine ekledin. Prensip olarak her otele bir kere gidersin. Bir, bilemedin iki gece kalır, dönersin. Yazları şehir otellerine, kışları sayfiye otellerine. Ayda bir yapılan zararsız kaçamaklar hepi topu. Evinden, eşinden, çocuğundan uzak, canının çektiği şekilde takılacağın kısacık duraklar…

      Otellere gelmeden yakınlarda bir müşteriye uğrarsın muhakkak. İşini sırf bu sebepten seviyorsun. Onca çalışmanın ardından birkaç günlük özgürlük sağlıyor sana. Yalnız bugünkü müşteri çetin ceviz çıktı. Yok, doğru düzgün fatura kesemiyormuş; yok, cari hesaplar tutmuyormuş… Üstünkörü iki yama programı yazdın da kestin sesini. Tam giderayak tutturmasın mı, “Yemek yedirmeden katiyen bırakmam,” diye. Bildiğin esnaf kurnazlığı. Yedirip içirirse daha iyi hizmet alacağını sanıyor uyanık. Paçanı zor kurtardın heriften.

      Ebruli perdelerle camı sımsıkı kapatıyorsun. Loş, dingin bir boşluğa düşüyor oda. Kendi gözünden başka göz olmayan. İkinci ohh’unu soluyup bavulunu açıyorsun. Yolda aldığın güllü dallı nevresim takımını çıkarıyor; yatak çarşafını, yastık ve yorgan kılıfını değiştiriyorsun itinayla. Peşinden Johnnie Walker’la kristal kesim iki viski bardağını alıyorsun bavuldan, komodinin üstüne yerleştiriyorsun. Soyunup dökünmeden uzanıyorsun yatağa. Temiz nevresimi koklaya koklaya bir sigara yakıyorsun. Viski şişesine gidiyor elin. Bardağın yarısını doldurup koca bir yudum alıyor, bekliyorsun… Bedenin gevşemeye başlıyor. İyi.

       Bardakta kalan viskiyi fondipleyip bavulunu kapıyor, banyoya gidiyorsun. Küveti sıcak suyla çalkalıyorsun bir güzel. Tıpasını takıp doldurmaya başlıyorsun. Gürül gürül akan buharlı su eşliğinde soyunurken lavabonun üstünden sana bakan kıllı surata gidiyor gözün. Derhal sırtını dönüyorsun aynaya. Çırılçıplak kaldığında otel havlularından birini yere serip fazlalıkları almaya girişiyorsun. Seyrek bıyıklardan ve kirli sakallardan kurtuluyorsun önce. Ellerin üstünü, koltukaltlarını, kasık tüylerini alıyorsun. Kahrolası fazlalıklar! Göğüs ve bacak kıllarını traş etmek tam yarım saatini alıyor. İşini bitirdiğinde beyaz havlunun üstü kapkara kıllarla doluyor. Havluyu katlayıp yanında getirdiğin battal boy çöp torbasına atıyorsun. Sabahleyin kıyafetlerini de atacaksın içine. Dönüş yolundaysa hepsini çöpe. Ah, n’olurdu sanki giysilerini yanında götürebilsen! Arada çıkarıp öpsen, koklasan… Giymesen de olur, yatağa uzansan yanında…

      Ağzına kadar dolu küvete vücut şampuanını döküp köpüklü suya daldın. Gözlerini kapatırken üçüncü ohh’unu çektin.

      Küvetten çıktığında aynanın karşısına geçiyor, uzun uzun seyrediyorsun çıplak bedenini. Bu kez gördüğün manzara hoşuna gidiyor. Heyecanla çıkarıyorsun bavuldan yolda aldığın kıyafetleri. Tek tek okşuyor, öpüyorsun. Fuşya rengi tangayı poponun arasına yerleştirip aynadan kontrol ediyorsun. Önündeki kabarıklığa gidiyor gözün. Tanganın içine büzüştürüyorsun hemen. Balenli dantel sütyeni tüysüz göğüslerine geçiriyorsun, desenli ince çorabıysa kaymak olmuş bacaklarına. (İlk zamanlar kaçırmadan giyemezdin çorabı.)

Sıra en sevdiğin cicilerinde. Dekoltesi fırfırlı çiçekli bluzun ve yırtmaçlı mini eteğin etiketini keserken aklına mağazadaki kadın geliyor. Ne şanslıymış eşin. Bu devirde evlilik yıl dönümlerini atlamayan koca bulmak kolay mıymış? Karın amma uzun boyluymuş ha! Sırıtıyor da sırıtıyor. Onun yüzünden doğru düzgün gezinip gönlünün çektiğini alamadın. Eline ne geçtiyse koydun sepete. Kıyafet kısmı nispeten kolay da asıl sorun ayakkabı seçimi. Kırk üç numara topuklu kadın ayakkabısı bulmak, mucize. Çizme ya da terlik sevmiyorsun. Ancak bu defa -mecburen- renksiz çizme- lerden aldın. Mağazadaki kırk üç numara topuklu ayakkabı, tek bu siyahlar. Yine aynı müstehzi gülümseme. Maşallah, karınızın ayakları pek büyükmüş!

Çizmeleri kutusundan çıkarıp giymeye çalışıyorsun. Korktuğun başına geliyor işte! N’olur sanki rahat bıraksalar seni, istediğin kadar denesen giysilerini. Birazcık yürüsen cicilerinle mağazada. Yok! Bir iki adım atınca ayak parmakların zonkluyor.

Öfkene hâkim olmaya çalışıyorsun. Patlasa da çatlasa da çıkarmayacaksın ayağından. Söylene söylene aynanın karşısına geçiyorsun. Civciv sarısı, uzun peruğu kafana geçirince keyfin yerine geliyor. İlk kez gülümsüyorsun aynaya. O hevesle makyaj çantanı açıp yüzünü pudralıyorsun. Kahverengi gözlerini turkuaz kalemle çerçeveleyerek büyütüyor, kirpiklerini dolgun gösteren rimeli sürüyorsun akıtmadan. Allığın, rujun… Hepsi yerli yerinde. Yeni yüzüne taze mimikler kondurup boynuna, kalçalarına parfüm sıkıyorsun bolca. Sıra ellerinde. Dolgun parmaklarının ucuna özenle yapıştırıyorsun sivri, pembe tırnakları. Son kez aynaya bakıp, “Seni aşüfte,” diyorsun, “güzel kadınsın be!”

Tiz kahkahan, vanilya kokulu ıslak banyo karolarında çınlıyor.

    Odaya geçtin ve bir viski daha doldurdun bardağına. Match.com’dan, “Nerdesin?” diye sordun Siyahüçgen’e. “Yaklaştım otele,” dedi Siyahüçgen. “14 numara de resepsiyondaki pirsingli çocuğa, çık yukarı,” yazdın. Böyle otelleri iyi bilirsin. Gözüne kestirdiğin yakışıklının cebine biraz para sıkıştırdın mı bütün kapılar açılır.

Gece lambasını yakıyor, morlu mavili loş ışıkta salınarak gardırobun karşısına geçiyorsun. Boy aynasının önünde yeni bedenini seyrediyorsun hayran hayran. Esmer tenine pek yakışan küpe çiçeği rengi dudaklarına iştahla dokunuyorsun. Dayanamayıp öpüyorsun aynadaki aksini. Ruj lekeli parmaklarınla göğüslerini okşarken organın ayaklanıyor. Neredeyse boşalacaksın. Aynanın önünden çekilip kapının kilini açıyorsun. Güzelim giysilerini kırıştırmadan uzanıyorsun yatağa. Aklına annen geliyor. Çiçekli elbisesi, boncuklu kolyesi, sivri topuklu terliği, kan kırmızı ruju, vanilya kokulu parfümü… Aynanın karşısına geçerek allı pullu cicilerinle ilk kez dans edişin. Annenin seni görünce yüzünde beliren korkunç ifade. Tek söz etmeyen çarpılmış ağzı, pörtlemiş gözleri… Yedi yaşında verdiğin ilk kararın: Bir daha başkalarının yanında asla.

İkinci viskini bitirdiğinde kapı sessizce açılıyor ve içeriye tıknaz, yarı dazlak bir adam giriyor. Hani şu yolda, markette rastlanan sevimli amcalardan. Bozuntuya vermiyorsun. Asıl fantezi bunlarla yaşanır deyip avunuyorsun.

“Çekinme hayatım, geç karşıma,” diyorsun cıvıltılı.                                            Takma dişlerini göstere göstere sırıtıyor Siyahüçgen. “Bu ne güzellik yavrum!” diyor, “büyüledin beni.”

Bir aydır düşlerinden çıkmayan iki farklı göz. Nihayet. Giysilerini hoyratça çıkarıp yerlere atıyor adam. Görmezden geliyorsun. Teklifsizce yatağa atlayıp üstüne abanınca dayanamıyor, ustaca sıyrılıyorsun altından.                                        

Ayağa kalkar kalmaz, “Ne konuştuysak o,” diyorsun sertçe.

Kekeliyor Siyahüçgen. “Se.. seni böyle görünce…”                                                     Anında yumuşuyorsun. Şuh bir kahkaha atıp, “Beğendin mi, tatlım?” diyorsun.

“Beğenmek ne kelime, kudurdum!” diyor, hararetle.                                                         Viski dolduruyorsun ona. “Şimdi izle beni,” diyorsun işveli, “sadece bak bana.”

         Kalçalarını sallaya sallaya odanın içinde yürüyorsun. Alan dar, istediğin biçimde hareket edemiyorsun. Sarı saçlarından desenli bacaklarına istekle okşuyorsun bedenini. Dekolteni aralayıp, “Şu göğüslere bak,” diyorsun, “löp löp et.”

      Başı önünde viski içiyor adam.                           “Hele kalçalarım, tam kudurmalık.”

          Oralı olmayınca, “Hadi ama bir şeyler söyle,” diyorsun, “küfür et istersen.”

          Salyalı dudaklarıyla sırıtıyor Siyahüçgen, “O kalçalar öldürdü beni orospu, tam girilesi,” diyor.

Mini eteğini kaldırıp poponu dönüyorsun ona. “Bak,” diyorsun, “tek tüy yok. Hadi bak bana.”

“Orospu, iyi biliyorsun azdırmayı,” diyerek organını okşuyor Siyahüçgen.

“Sıra göbek dansında. Nasıl azacaksın, bak.”

       Spotify’dan Roman Havaları açıyorsun. 9.8’lik ritim eşliğinde ellerin havada, göbeğin kendi etrafında kıvırtmaya başlıyorsun. Gerdanını kırıp ıslak öpücükler gönderiyorsun şehvetle seni seyredene. Sıra asıl gösteriye gelmişken yataktan kalkıp yanına geliyor adam, kızışmış organını sürtüyor bedenine. “Olmaz,” deyip iteliyorsun onu, “sadece izleyip boşalacaksın.”

Sinirleniyor herif. “Hadi ülen!” diye çıkışıyor, “tek kişilik şov yapmaya mı çağırdın beni?”

Anında müziği durduruyor, “Hoop, ağır ol bakalım,” diyorsun, “elleme, sevişme yok demedim mi?”

“Derdin ne senin, orospu?” diye höykürüyor.

Ne cevap vereceksin şimdi? Yanıtlar için bir sürü cümleye ihtiyacın var. Elinde olansa yalnızca bu gece.

“Sitede ne konuştuysak o,” çıkıyor ağzından.                                                       “Göster göster verme, öyle mi?”

Söyleyecek tek kelime bulamıyorsun. Ne çocukluğunun soğuk geceleri var anlatacak, ne de başına gelen korkunç tecavüz hikâyeleri.

“Sadece fantezi,” diyebiliyorsun.                              “Fantezine sokayım, acuze ibne!”

Yerden eşyalarını topluyor, hırsla fırlatıyorsun üstüne. “Çık lan odadan, pezevenk!” deyip kovuyorsun herifi.

Sesi değişiyor birden, “Bak… bak yanlış anladın beni,” diyor.

 Uzatmanın lüzumu yok. Böyle herifleri iyi tanırsın. Fanteziden falan anlamaz bu dallamalar, işleri güçleri sokup çıkarmaktır. Erkenden dişlerini göstermezsen sıçarlar ağzına. Adama değil, kaybettiğin tek gecene üzülüyorsun. Yazışırken nasıl olup da hödüklüğünü anlamadığına hayıflanıyorsun. Hızla gidip kapıyı açıyor, eşikte giyinmesini bekliyorsun.

      Süt dökmüş kedi şimdi adam. Otele gelirken kurduğu hayallerin güme gitmesine mi yansın, karısına attığı yalanlara mı, bilemez durumda. Lakin şunu iyi biliyor, senin gibi sorunlu ibnelerle didişmek akıl kârı değildir hiç. Gece gece bıçaklanmak da vardır işin içinde, karakollarda sabahlamak da. Kasabanın kelli ferli yerlilerinden, bu yaştan sonra rezil olmanın âlemi yok.

“Seni manyak ibne!” deyip çıkıyor odadan.

Kapıyı kilitliyorsun ardından, derin bir ohh çekiyorsun. İçinde azıcık rahatlık, çokça pişmanlık barındıran ohh salınıp kalıyor havada.

Müziği açıyorsun tekrar, aynanın karşısına geçip kıvırta kıvırta asıl gösterine başlıyorsun.

Şimdi izleyen sadece ben, senin gözlerin.

Not: Bu öykü yazarın ‘En eski Oda’ isimli kitabından alınmıştır.

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir