Kuiriz ve Buradayız

Necla Akdeniz
11 Şubat 2026

Kuir kelimesinin sözcük karşılığı garip, yamuk, aşağılık, anormal gibi anlamlara gelir. Aynı zamanda argoda “ibne” olarak kullanılır. Bu ismi ilk sahiplenen LGBTİ hareketi olduğundan kuir kelimesi (genellikle) LGBTİ’leri çağrıştırır ki doğru değildir. (Kendilerini kuir olarak tanımlayan LGBTİ bireyleri ayrı tutuyorum.) Çünkü kuir olma hali bambaşka bir varoluşa işaret eder. Kuir, düşünüldüğünden daha geniş bir alanı kapsamakta ve sanıldığından daha büyük bir kitleyi kucaklamaktadır.

Aslında kuir hareket kendini ne olduğuyla değil ne olmadığıyla açıklar ama ben yine de -kuir bir insan olarak- buna girişiyor ve başlangıcı unutulmaz Siborg Manifesto’sunun yazarı ve pothümanist düşüncenin mimarı Donna Haraway’den yapıyorum. Haraway, hakikat ile kurgu arasında sanıldığı gibi bir fark bulunmadığını ve ikisinin de insan eliyle yaratıldığını söyler. Dolayısıyla kültürel üretimlerin (yani bilimin, tıbbın ve diğer disiplinlerin), cinsiyet üzerine ürettiği söylemlerle iç içe geçmiş olduklarının özellikle altını çizer. Bu düşünceden hareketle diyebiliriz ki hâkim ideolijinin, normatif bedenlerle normatif olmayan bedenler arasında kurduğu düalistik düşünce, kuir hareketin karşı çıktığı başlıca söylemlerden biridir.     

Gerek LGBTİ gerekse feminist hareket -gey, lezbiyen, kadın temelinde- kimliği etkin politik mücadele için olmazsa olmaz bir önkoşulu olarak kabul ederler. Aynı şekilde türsel, ırksal, dinsel, ulusal ideolojiler de ait oldukları kimlikler üstünden şekillenirler. Kuir hareket -tam da bu saikten- kimlik temelli her türlü oluşuma karşıdır.  Böylelikle yalnızca homofobiyi veya kadın düşmanlığını değil, heteronormatif hegemonyanın yarattığı ayrımcılıktan muzdarip olanları; türcülük, ırkçılık, milliyetçilik, militarizm gibi pek çok alanda mücadele edenleri de kuir çatısı altında toplanmaya  davet eder. Çünkü kuir -sanıldığı üzere- sadece cinsiyetlere özgü bir hareket değildir.

 Tarihsel olarak inşa edilmiş düalist ve hümanist kategoriler, kuir kuramının karşı çıktığı başlıca alanlardan biridir. Kuir hareket, her şeyden önce kimliklere değil kimliksizleşmeye vurgu yapar. Bu yolla her türlü kimliğin baskıcı ve dışlayıcı gücünü etkisiz hale getirmeye çalışır. Kuir kuramı, heteronormatif hegemonyanın vazettiği ‘normatif alan’, ‘norm olan’ benzeri söylemlere şiddetle itiraz eder. Bu yolla insanlara ‘kötüyü’, ‘anarmoli’ yeniden düşünme olanağı sağlar.

Burada meselenin biraz tarihçesine inelim. Kökleri Antik Yunan’a kadar giden hümanist ve düalist düşünce, heteronormatif hegemonyanın en önemli ayağını teşkil eder. Bugün tüm dünyaya egemen olan ve yaşamın her alanına nüfuz eden Batı ideolojisi, bu hümanist ve düalist temsillerle ve onun fallus merkezci eril diliyle hüküm sürmektedir. Hümanist düşünce, insanı dünyanın merkezinde konumlandırır ve kendi dışındaki tüm canlıları görmezden gelir veya onlara hükmeder. Onlar için doğa, tüm canlıların bir arada olduğu ortak bir yaşam alanı değil savaşılması, ehlileştirilmesi gereken bir mücadele arenasıdır. Tabii burada kastedilen insan; Batılı, beyaz, güçlü, kültürlü erkekinsandır. Kadınlar, çocuklar, engelliler, farklı renkten insanlar yoktur veya dikkate alınmaz hümanist kategoride.

Düalist düşünce ise kültürün doğadan, insanın hayvandan, erkeğin kadından, güçlünün zayıftan, beyazın renkliden, batılının doğuludan, yerlinin yabancıdan, düzcinselin eşcinselden ‘daha iyi ve makbul’ olduğu fikrini varsayar. Bütün bu hümanist ve düalist dayatmalar, Platon’dan beri karşımıza çıkar ve Descartes’la doruğuna ulaşır. Platon bedeni aşağılar ve insanın idealar âlemini temaşa eden tinsel bir varlık olduğunu varsayar. Descartes ise özellikle zihin/beden ayrımını öne çıkarır. Ona göre beden, doğuştan cinsiyetlidir, yekparedir, aklın altında sıralanmıştır ve aklın müdahalelerine muhtaç bilinçsiz bir mekanizmadır. Elbette bu konumlandırmaları kaçınılmaz olarak cinsiyetçilik, ırkçılık, türcülük gibi tarihsel olarak yapılandırılmış ayrışmalar izler.

19. Yüz yıla gelindiğinde ise Schopenhauer, Nietzche gibi filozoflar sayesinde bu hümanist ve düalist indirgemecilik bir nebze olsun kırılır. Filozof Schopenhauer, İstenç ve Tasarım olarak Dünya adlı eserinde, yüz yıllardır görmezden gelinen bedeni ‘keşfeder’.  Nietzche ise Olimpos’un delişmen tanrısı Dionysus’a atıfta bulunarak bedensel hazları ve insanın doğayla olan ilişkisini ön plana çıkarır. 20. Yüzyıla geldiğimizde Freud bilinç dışını keşfederek bedenin yekpare olmadığını, bölünmüş hatta parçalanmış olduğunu söyler.      

Devamında kaçınılmaz olarak Althusser, Lacan ve Foucault çıkar ortaya ve böylece kuir kuramının ilk temelleri atılır. Marksist filozof Althusser, özellikle ideoloji kavramının altını çizer. Althusser’in temel tezi, bireylerin ideoloji tarafından ‘adlandırılan’ özneler olduğu ve bu adlandırmaya da zorunlu bir kimlik üzerinden ulaşıldığıdır. Devamında psikanalizci Lacan, “Kimlik benliğin asli iyeliği değil, benliğin dışında oluşan bir süreçtir,” diyerek doğuştan geldiğini varsaydığımız kimliklerin aslında kültürel süreçlerin bir ürünü olduğunu belirtir. Foucault ise üç ciltlik devasa külliyatı ‘Cinselliğin Tarihi’nde, egemen cinsel kimlik anlayışını doğallıktan çıkarmaya kalkışır. Cinselliğin özünde kişisel bir nitelik değil, tarihsel bir kültürel kategori olduğunu ve bunun iktidarın amacı değil sonucu olduğunu vurgular.

 Simone de Beauvoir’ın “kadın doğulmaz, kadın olunur” deyişi bu bağlamda büyük önem taşır. Bu deyiş daha sonra toplumsal cinsiyetin -dişil, eril- ikili sistemle sınırlandırılamayacağı tezine dönüşecektir. İşte tüm bu düşünceler ve metinler kuir kuramının oluşmasına önemli katkılar sağlar.

Kuir hareketin teorisyenlerinden Judith Butler -özellikle Foucalt’a atıfta bulunur- Cinsiyet Belası isimli eserinde, artık doğal bir dayanışma zemini olamayan toplumsal cinsiyetin kültürel bir kurgu, tekrarlayıcı edimlerin performatif sonucu olduğunu yazar. “Toplumsal cinsiyet, bedenin tekrar tekrar biçemlenmesi, kaskatı düzenleyici çerçeve içinde zamanla pıhtılaşarak bir töz görünümü, bir doğal oluş görünümü üreten bir dizi tekrarlayan edimdir.” S: 33

 2010 yılında “Homofobi Karşıtı Buluşma” etkinliklerine katılmak için Türkiye’ye gelen Judith Butler, “Kuir Yoldaşlığı ve Savaş Karşıtı Siyaset” başlıklı konuşmasında şöyle der: “Kuir bir kimlik değildir. Bir anlamda kimliğin imkânsızlığıdır. Her türlü kimliğin yoldan çıkarılıp saptırılması, ezber bozacak şekilde ‘tuhaflaştırılmasıdır’. Bu yolla kimliğin –her türlü normatif kimliğin– kurucu olduğu kadar baskıcı ve dışlayıcı gücünün de etkisiz hale getirilmesidir.”

Tüm bu saiklerle edebiyat dili, ister düzcinsel ister eşcinsel ister çokcinsel bağlamında olsun, içinde herhangi bir iktidar barındırıyorsa, eril bir söylemdir. Benim kuir edebiyat derken kastettiğim; içsel bir iktidara sahip olmayan, sabit ve değişmez kimliklere dayanmayan, kabul görmüş normatif yapıları sorgulayan ve dile hâkim olan heteronormatif eril söyleme, elinde olan tek araçla yani kendi yarattığı diliyle (nötr veya daha yaratıcı) meydan okuyan metinlerdir. Tüm kurumlarıyla bilinç katmanlarımıza yerleşmiş olan heteronormatif kültürel dinamiklere karşı yepyeni bir dil oluşturmak, kuir edebiyatın olmazsa olmazıdır. (Okuyunuz: Virginia Woolf- Orlando, Djuna Barnes- Geceyi Anlat Bana, Ursula K. Le Guin- Karanlığın Sol Eli, Clarice Lispector- Yıldızın Saati, Jeanette Winterson- Bedende Yazılı, Suat Derviş- Fosforlu Cevriye, Sevim Burak- Yanık Saraylar, Leyla Erbil- Gecede, Selim İleri- Bir Denizin Eteklerinde, Pelin Buzluk- En Eski Yüz)

Kuir yazarlar, edebiyatın sınırlarını esnetmekle kalmayıp okuyucuyu bilmediği ya da bilip yüzleşmeye cesaret edemediği ‘tehlikeli’ yollara, ‘tekinsiz’ bataklıklara sokarlar. Kıyıda köşede kalanların, görülmek tanınmak istenmeyenlerin, ötekilerin ve dışlanmışların, yersiz yurtsuz ve göçebelerin, dili olmayıp çığlığını duyuramayanların,  ikili cinsiyet sistemine sığmayanların, kimliksiz ve cinsiyetsizlerin alanıdır Kuir.                   

Ve ben -kuir bir yazar olarak- başlığı oluşturan kışkırtıcı cümleyi tekrarlıyor, “Kuiriz ve Buradayız” diyorum.

Bu yazı, Gayet Derginin Mayıs 2025 tarihli sayısında ikinci sayısında yayınlanmıştır.