15 Şubat 2026

Necla Akdeniz ile En Eski Oda Söyleşisi / Şebnem Birkan

Şebnem Birkan

Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz, yazma serüveniniz nasıl başladı?

İstanbul’da doğdum, çocukluğum ve ilk gençliğim orada geçti. Sonra felsefe okumak için İzmir’e geldim. Felsefe alanında yüksek lisans yaparken bir tesadüf sonucu bilişim dünyasına geçtim. Uzun süre yazılım sektöründe çalışıp yöneticilik yaptım, yılmayıp kendi şirketini kurdum. Nihayet 2013 yılında “Benden buraya kadar” diyerek şirketi devrettim, şehri terk ettim ve yollara düştüm. Bunları yaparken tek amacım vardı: yazmak. Kendimi bileli istediğim ama türlü sebeplerlerle beceremeğim, yazmak. On yıl önce Bodrum’a yerleştim ve o günden itibaren durmaksızın okuyor ve yazıyorum. 

Öykü kitabınızın başında Kuir Öyküler diye bir başlık var, bunu biraz açar mısınız?

Sanırım edebiyat dünyasında ‘Kuir Öyküler’ başlığıyla çıkan ilk kitaptır, En Eski Oda.  Aslında daha önce Agora Kitaplığından yayımlanan üç romanım, Gök Kuşaksız, Kaotika ve Tereddüt Çizgisi de -okurlar ve eleştirmenler tarafından- kuir edebiyata dahil edildi. Peki nedir kuir edebiyat? Öncelikle ne olmadığından başlayayım. Kuir edebiyat -sanıldığı üzere- LGBTİ edebiyatı değildir. Feminist edebiyatı da değildir. Yani sadece homofobi ve kadın düşmanlığından muzdarip olanları değil, heteronormatif hegemonyanın yarattığı her türlü ayrımcılıktan başı dertte olanları; türcülük, ırkçılık, milliyetçilik, militarizm gibi pek çok alanda mücadele edenleri de kapsar kuir edebiyat. Bu bağlamda kuir edebiyat, kimlik ve cinsiyet klişelerini alaşağı ettiği kadar dile hâkim olan eril söylemi de alt üst eder. Bilindiği üzere edebi söylemin yegâne aracı dildir ve dil masum bir iletişim aracı değildir. Dildeki yapılar –yazı icat edildiğinden beri- heteronormatif kültürel kodlarla donanmıştır. Dolayısıyla insan bilincini şekillendirmede birincil rol oynar. Gılgamış’tan İlyada’ya, kutsal kitaplardan klasik romanlara kadar tüm yazılı metinler, hep ‘erkek kahramanları’ anlatırlar. Kadınlara, çocuklara, yaşlılara, engellilere, hayvanlara, bitkilere ve diğer yaşam formlarına yer yoktur onların dünyasında. Tüm bu saiklerle edebiyat dili, ister düzcinsel ister eşcinsel ister çokcinsel bağlamda olsun, içinde herhangi bir iktidar barındırıyorsa -bana göre- eril bir söylemdir. Benim kuir edebiyat derken kastettiğim; içsel bir iktidara sahip olmayan, sabit ve değişmez kimliklere dayanmayan, kabul görmüş normatif yapıları sorgulayan ve dile hâkim olan heteronormatif eril söyleme, elinde olan tek araçla, yani kendi yarattığı diliyle (nötr veya daha yaratıcı) meydan okuyan metinlerdir. Tüm kurumlarıyla bilinç katmanlarımıza yerleşmiş heteronormatif kültürel dinamiklere karşı yepyeni bir dil oluşturmak, kuir edebiyatın olmazsa olmazıdır.

Kuir Öyküler, Edebiyat dünyasında nasıl karşılanıyor?

Yıllardır köşe başlarını tutmuş, malum edebiyat kanonları tarafından görmezden geliniyor. Ancak sevinerek ifade edeyim ki, okuyucular arasında büyük bir merak ve ilgiyle karşılanıyor.

Şimdi de kitap kapağındaki resmi sormak istiyorum, neden istiridye?

Çünkü istiridye denizde başlayan yaşamın ilk formlarından biridir. Aynı zamanda tüm canlıların hayat bulduğu kadim rahmi temsil eder. Bu vesileyle güzelim kapağı tasarlayan Dilek Kutzli’ye bir kez daha teşekkürlermi sunarım.

HADİ BAK BANA’da farklı cinsel yönelimi olan bir erkeği ve KABUL GÜNÜ’nde ise evli ama lezbiyenliğini yaşayamayan bir kadını konu etmişsiniz, Türkiye’de eşcinsel olmak nasıl bir durum?

Elbette çok zor. Teknolojik açıdan yapay zekâ çağında yaşıyorken evrimsel açıdan henüz emekleme aşamasındayız. Bir sürü insan maalesef hâlâ cinsel yönelimini açıklamaktan korkuyor, özellikle bu topraklarda. Zira tıpkı kadınlar, çocuklar, engelliler  gibi LGBTİ bireyler de şiddete, tecavüze uğrayıp canice öldürülüyorlar. Hadi Bak Bana ve Kabul Günü isimli öykülerimde farklı cinsel yönelimleri olan insanların hikâyelerini aktarmak istedim. 

Bu bağlamda farklı cinsel yönelimleri olan insanların duygularını bastırması, saklaması  ve bazen de utanca dönüştürmesi, kuir edebiyat açısından nasıl okunabilir?

Varoluşçu felsefenin temelini atan Heidegger’in deyişiyle, ‘Dünyaya fırlatılmış’tır insan. Dolaysıyla dünyaya olduğu kadar  kendine de yabancıdır. Tabii burada devreye tarihsel ve toplumsal olarak inşa edilen normatif kimlik dayatmaları girer.  Psikanalizci Lacan’ın deyişiyle, “Kimlik benliğin asli iyeliği değil, benliğin dışında oluşan bir süreçtir,” aslında. Yani doğuştan geldiğini varsaydığımız toplumsal ve cinsel kimlikler, kültürel süreçlerin ürünüdür. Doğrusu cinsel yönelimler, ikili cinsiyet sistemiyle sınırlanamayacağı gibi gay, lezbiyen, biseksüel, trans v.s. tanımlamalarla da sınırlandırılamaz. Tabii böylesine gizli bir yaşam, insanda ister istemez; arzu, tutku, suçluluk, utanç ve öfke gibi bir sürü çelişik duyguya neden oluyor. ‘Hadi Bak Bana’da, içinde yaşadığımız heteronormatif toplumun tuhaf, aykırı yani norm dışı addettiği  karakterin bir gecelik kaçamağı esnasında yaşadığı bu çelişik duyguları aktarmaya çalıştım.

YENİDOĞAN YALNIZLIĞI’nda ‘Ben’i okuyoruz. “Yeniden doğduğum dünyada, zaman yok. Döngüler var sadece. Çünkü tüm ağaçlar tek ağaç, tüm çiçekler tek çiçek ve tüm evren tek atom. Çünkü var olan her şey, bir ve eşit. Ve akış, sonsuz…” Herkes bir ve hepimiz bir bütünün parçasıyız mı demek istiyorsunuz, Yeniçağ inançlarındaki gibi.

Bu dünyada yaşayan tüm canlılarla birlikte anlamı vardır yaşamın. Kendini aşırı önemseyip dünyanın hâkimi sayan ve kendi dışında bütün canlıları görmezden gelen, olmadı zalimce yok eden insanlığa karşı bir manifesto niteliğindedir, Yenidoğan Yalnızlığı. Her canlının bir ve eşit olduğunu anlamak için Yeniçağ inançlarını gerek yok sanırım.  

Sizce yaşlılık olumsuz bir şey mi? YERYÜZÜ MASALLARI‘nda yaşlılığı ve tanrıları konu etmişsiniz, hiç yaşlanmayan Hekate üzerinden anlatmanızın arka planı ile ilgili ne söylemek istersiniz?

Benim için değil ama genel olarak yaşlılık; olumsuz, değersiz hatta korkulacak bir durum olarak görülüyor. Maalesef hepimiz heteronormatif kültürel kodların hegemonyası altındayız. Tarihsel olarak inşa edilmiş hümanist ve düalist hegemonya; kültürün doğadan, insanın hayvandan, erkeğin kadından, güçlünün zayıftan, gencin yaşlıdan, beyazın renkliden, batılının doğuludan, yerlinin yabancıdan, düzcinselin eşcinselden ‘daha iyi ve makbul’ olduğunu vazeder. Yeryüzü Masalları’nda bu öğretilmiş çaresizliği dile getirmek istedim.  

SALINCAK adlı öykünüz adeta sesli, okura efektler vererek Gülazer’in trajik hayatını anlatıyorsunuz. Ensest, tecavüz ve aile içi şiddeti büyülü gerçekçi bir anlatım kullanarak ifade etmişsiniz, bu konuda bize neler söylemek istersiniz?

Ne yazık ki bizim coğrafyaların acı gerçeğidir bu söyledikleriniz. Gülazer’in trajik hayatı, bu topraklarda yaşamış, yaşayan ve her türlü şiddete, tacize, tecavüze maruz kalmış, küçük yaşta evlendirilmiş veya hunharca öldürülmüş tüm çocuklara ve gençlere adanan hazin bir öyküdür.

Hemen hemen her öyküde ayrı bir dil kullanmışsınız, bunu nasıl başardınız? Adeta her öykü başka biri tarafından yazılmış gibi.

Benim için önemli olan bu ayrıntıyı fark etmenize çok sevindim. Çünkü öyküleri yazarken muradım sadece farklı meseleleri işlemek değildi, aynı zamanda farklı sesleri de verebilmekti. Maalesef son zamanlarda okuduğum öykülerin çoğu -aynı kalıptan çıkmışçasına- birbirine benzer konular ve dillerden yazılmıştı. Kuir bir yazar olarak ayrı bir yol izlemek istedim ve her öyküyü farklı bir üslup ve sesle dillendirdim. 

En Eski Oda’da üç adet ödüllü öykünüz var. Yarışmalara katılmaya nasıl karar verdiniz ve bu yarışmalar hakkında neler düşünüyorsunuz? 

Yazın hayatıma romanla başladım. Agora Kitaplığından üç romanım (Gök Kuşkasız-2018, Kaotika-2019, Tereddüt Çizgisi-2022) yayımlandı. Dördüncü kitabımın öykü türünde olmasını istedim ve öncelikle konuyla ilgili geniş çaplı okumalar yaptım. Sonrasında yazdığım ilk üç öyküyü üç farklı yarışmaya göndererek bir anlamda yazdıklarımı sınadım. Hiçbiri boş dönmedi. 2022 yılında Kabul Günü, Kaos GL. 17. Kadın Kadına öykü yarışmasında Jüri özel ödülünü aldı; En Eski Oda, Nilüfer Belediyesi Sait Faik öykü seçkisine girdi; Yeryüzü Sürgünleri ise Kitap Cumhuriyeti öykü seçkisinde yer aldı. O şevkle yeni öyküler yazdım ve dosyamı yayıncım Agora Kitaplığına yolladım. Sağ olsun Osman Akınhay ‘En Eski Oda’ adını verdiğim dosyamı okudu ve basmaya karar verdi. İkinci sorunuza gelince, ödüllü bir öykücü olarak öykü yarışmaları hakkında şunu söyleyebilirim: Bu yarışmaların çoğunda jüri üyeleri hep aynı bilindik isimlerden oluşuyor, yani köşe başlarını tutmuş büyüklü küçüklü edebiyat kanonlarından. Tabii bu durumda ödüller de -metnin içeriğinden bağımsız- belirli hesaplarla veriliyor. Ender de olsa, yollanan metinleri okuyup tarafsız bir gözle değerlendiren jüri üyeleri de var. Söz konusu üç yarışmaya öykülerimi gönderirken -öncelikle- jüri isimlerine baktım ve malum edebiyat kanonları içinde yer almayan isimlerin olduğunu görünce, katılmaya karar verdim. 

Öykü yazarken bir yönteminiz var mı, daha doğrusu öykü yazmanın yöntemi var mı? Çok fazla öykü yazma atölyeleri duyuyoruz, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Elbette yazmanın kendine özgü teknikleri var. Sonuçta roman ve öykü iki yüz yıllık modern dünyanın yaratımı. Tabii tekniğin yanı sıra bolca okumak, istekle yazmak ve  hayal gücümüzü devreye sokmak gerekli. Yazma atölyeleri, teknik anlamda katılımcılara yol göstericidir ama onları yazar yapmaz. Yazmak isteyen kişi sebatla okumalı, ısrarla yazmalı ve bu süreçte yalnız kalmayı göze almalıdır. Hep söylediğim gibi: Yazmak, yeniden yazmaktır.  

Okurlarınıza söylemek istediğiniz veya bilmelerini istediğiniz toplumsal bir mesajınız var mı?

Kuir yazarlar, edebiyatın sınırlarını esnetmekle kalmayıp okuyucuyu bilmediği ya da bilip yüzleşmeye cesaret edemediği ‘tehlikeli’ yollara, ‘tekinsiz’ bataklıklara sokarlar. Kıyıda köşede kalanların, görülmek tanınmak istenmeyenlerin, göçebelerin ve mültecilerin, dili olmayıp çığlığını duyuramayanların, ikili cinsiyet sistemine sığmayanların, kimliksiz ve cinsiyetsizlerin alanıdır Kuir. Ve ben -kuir bir yazar olarak- okuyucularıma, “Kuiriz ve Buradayız,” diyorum.