Hesaplaşma *

Freddie Mercury’e…
Neşeli kanarya cik cik öttü uzunca. İkinciye kalmadan kahverengi çelik kapı içeri, siyah ferforje demir korkuluk dışarı açıldı.Özlem’in kulağına, annesinin çığlığından sonra tanıdık bir ses geldi. Eli ayağına dolaştı. Yerdeki örtüyü katladı hızla. Günlük kıyafetinin üstünden dökümlü, bol entarisini çıkardı. Tespihle beraber hepsini gül ağacından ahşap çeyiz sandığına düzgünce yerleştirdi. Aynanın karşısında başörtüsünü çözdü. Topuz yapıp üzerine bone geçirdiği uzun sarı saçlarını türbanla kapattı. Görünüşünü değiştirmeye heves etmediğine, makyaj takıntısı olmadığına şükretti. Özellikle böyle telaşlı anlarında… Doğallığı reddetmek, bozmaya çalışmak ne boş uğraş, diye geçirdi içinden. Kendini şımartmamak için gülümsemedi bile. Hep ciddi duran çocukluğunu gördü aynada.
Kapıya koştu aceleyle.
Bir çığlık da ondan geldi. Abisi karşısındaydı. “Sen nereden çıktın yabancı,” diyerek atıldı kollarına. Sarıldı. Öptü. Uzun uzun. Kokladı. Onca yıl kokusunun hiç değişmediği geçti aklından. Arkada sessizce dikilen birini fark etti tam o sırada. Bakışları kesişti. İnce bıyığı, üst dudağıyla burnu arasına yapıştırılmış gibi görünen genç gülümseyerek elini uzattı.
“Merhaba, Murat ben.”
“… Özlem. Kardeşiyim.”
Başını hafifçe eğen Özlem, titreyen eliyle içeriyi işaret etti. Elini geri çekti Murat.
Cihan ayakkabılarını eşikte çıkardı. Sağ ayakla içeri girdi. Ardından arkadaşı… Antredeki terlikleri giydiler. Bir elinde oğlunun getirdiği gül buketi, diğerinde çikolata kutusu olan annesi önden, onlar arkadan salona geçerken gençlerin dışarıdaki kararlılığı yerini tedirginliğe bırakmıştı.
Özlem mutfağa gitti. Namazdan önce demlediği kokulu çaya baktı. Demini almış. Çayı neyse ki hep bir kaşık fazla atardı. Aferin sana, dedi. Yetmezse kahve yaparım. Dolaptan çıkardığı dört ince belliyi dudak payı bırakarak doldurdu. Çaydanlığa su çekti. Kek de kabarmış. Fırından çıkardı. Yumuşak tarçın kokusu yayıldı ortalığa.
Salona döndü. Ortadaki ahşap sehpayı kanepenin önüne çekme niyetini anlayan yapılı, güçlü kuvvetli genç adamlar ayaklandı. Sehpanın kenarlarından tutup yardım ettiler. Misafirlerin yerlerine oturmasıyla mutfaktan getirdiği keki ikram etti Özlem. Çayları dağıttı. Tepsiyi de üstünde kalan son bardakla bıraktı masaya. Abisi sahne önünde, kendisiyse gerisinde getir götür işlerindeydi yine. Annesi seslendi.
“Hacıya haber ver kızım. İyice ağır işitir oldu.”
“Hengâmede onu unuttuk tabii. Eskiden olsa ne mümkün… Sinirlendiği zamanları bilmez miyim?” diye söylenerek telaşla oturma odasına gitti. Babasının, öfkeli anlarında kocaman yumruğunu ahşap masaya vurması geldi gözlerinin önüne. Tahtadan çıkan sesi duyacak kadar gerçekti görüntü.
Odanın kapısında, tahmin ettiği manzarayla karşılaştı. Babası her zamanki köşesinde, başka âlemlerdeydi. Kesin yaygının üstünde uyuyakalmıştır yine, düşüncesiyle yanına sessizce yaklaştı. Dudaklarının kıpırdadığını görünce daha fazla bekleyemedi.
“Baba, kim geldi bil. Abim. Cihan.”
Başını kaldırmadı bile yaşlı adam. Kımıldamadı. Duymadığını sandı Özlem. Kulağına eğilerek yüksek perdeden tekrarladı.
“Cihan geldi baba. Duydun mu? Cihan Abim!”
Adamcağız mırıltıyla sağ ve sol omzundaki yazıcı iki meleğe selam verdikten sonra gözlerini açtı. Yüzünü kızına çevirdi. Gece koyuluğundaki gözlerinin derinliklerinde, göğün gürlemeden önce yaktığı korkutucu ışığı gördü Özlem. Sustu. Başını öne eğdi. Beklemeye koyuldu. Kısa bir duraksamanın ardından kıpırdadı yaşlı beden. Kızından destek alarak ağır ağır doğruldu. Salona gitmek, genç kıza hiç bu kadar uzun gelmemişti.
Özlem, masanın çevresindeki süngeri incelmiş maroken minderli, gıcırtılı tahta sandalyelerden birini aldı. Babası geniş koltuğuna kuruldu. Abisiyle arkadaşı kanepede. Onların karşısına geçip oturdu. Oturur oturmaz mutfağa fırladı. Bir bardak kokulu açık çayla geri döndü. Babasının eline tutuşturdu, ince bellisini. Bu, yanlarına gelmesinin ödülüydü. Ahşap zigon sehpalardan üsttekini, salondaki tek koltukla sandalyesinin arasına yerleştirdi. Annesine gerekmezdi, o zaten masadaydı. Kırlentler, dantel, kanaviçe işli boy boy örtüler… Her şey annesinin olmasını istediği şekildeydi. Çok şükür. Hep düzgün, yerli yerinde. Rahatladı. Murat’tan başlayarak kolonyayla çikolata tuttu. “Baba bak abim getirmiş,” diyerek en son babasına da… Kızından gözlerini kaçıran yaşlı adam, çayından gürültülü bir fırt çekti. Bardağı yanındaki sehpaya koydu. Ellerini sımsıkı kenetledi. Plastik şişeyle kutuyu babasının sehpasına bıraktı Özlem. Masadan, tepsideki soğumaya yüz tutmuş son bardağı da alarak yerine geçip oturdu.
Kımıldamadan etrafa göz gezdirmeye, kirli beyaz duvarlara, sütlü kahverengi sehpaların bazılarının üstünde yer yer irili ufaklı beyaz beneklere dönüşmüş kolonya izlerine bakmaya başladılar. Zihinlerinin gürültüsünden kurtarabildiklerini kafalarının içinde duymaya… Bir ara, masadaki çeşm-i bülbül sürahinin yanında duran cam vazoya konulmuş taze çiçeklerde birleşti sessiz bakışları. Zaman durdu. Kimse tükürüğü ses çıkaracak diye yutkunmaya bile cesaret edemedi. Güllerin baygın amber kokularının yumuşatmaya yetmediği tekinsiz havada hissedilen sert titreşimlerin şiddetini artırmaktan çekindi herkes içten içe. Özlem bu soğuk sessizliği, yılların küskünlüğüne yordu. Abisi parmaklarını çıtlatmasa babası arada bir oflayarak cık cık sesleri çıkarıp kafasını sağa sola sallamasa gergin ortam iyice fotoğraf karesine benzeyecekti. Annesi, bir süre tuttuğu nefesi dışarı verdi. İnce derisinin altından kahverengi damarları görünen ellerini masadan kucağına bıraktı. Oğlundan yere çevirdiği gözlerini, ortadaki el yapımı tarihi halının birbirini taklit eden motiflerine sabitledi. Anlamsız motifler, tekrarlandıkça anlam kazanmıyor aksine deseni daha da anlamsızlaştırıyordu zihninde. Ancak halıya uzun süre baktığında, belirsizliğin üzeri örtülüyor, beyninde belirgin biçimli şekiller oluşuyordu.
Geniş koltuğundaki yaşlı bedense yine bambaşka âlemlerdeydi. Donuk bakışlarını oğlunun üzerinde derinleştirerek oyalanıyor, düşünceleri duygularına çarptığında kırılarak her biri içinde başka yöne saçılıyordu. Bir yandan sessiz sorularına cevap ararken bir yandan da zamanı yavaşlatarak kendini sakinleştirme derdindeydi. Yapabildiği kadar.
Niye geldi? Durduk yerde, ne yüzle? Olan biten, yanındaki zibidi için miydi? Şeytan diyor, şu bardağı… Tövbe de, ya sabır çek Azim. Bari bu sefer tut kendini. Vaktinde ele güne rezil olduğumuz yetmedi, şu pis bıyıklıya da mı rezil olalım şimdi? Bunu o gün de düşünebilseydin… Ama bir babanın başına daha kötü ne gelebilir ki çocuğu yüzünden? Koca bir hayal kırıklığı. Önceden haberin olsa içeri aldırmazdın tabii bu utanmazları. Ne zormuş. Yine de düşününce… Kabul et, vakti zamanında tepkin aşırıydı. Hem hangimiz genç olmadık, büyüğümüze karşı gelmedik ki? Görmezden gelen, hoş gören, affeden büyüktür değil mi? Hatırlasana. Babanı ikna edebilsen sen de neyle istersen uğraşabilirdin. Yeteneğin varsa sanatla bile… Neden olmasın? Yıllarca dünyanın en sıkıcı işlerinden birinin köleliğinden, muhasebeciliktense…
Beş bilinmeyenli inatçı sessizlik dış seslerin gürültüsünü bastırırken Özlem, bardağını yanındaki sehpaya bıraktı. Çayları tazeledi. Geçip sandalyesine oturdu tekrar. Konuşma başlatmanın tam zamanıydı aslında. Bir an yapamayacağını sandı ama uçuruma hiç düşünmeden adım atar gibi kendisini de şaşırtan bir cesaretle alçak sesle başladığı, “Ee anlatın,” sözlerinin, “nasılsınız, neler yapıyorsunuz?” kısmını sesini yükselterek bitirdi. Babası duyabilsin diye.
Adamcağız o sırada içinden, evlat işte atsan atılmaz satsan satılmaz küçükken ne tatlıydı yakışıklı kerata ne de çabuk büyüyor eşek sıpaları, diyordu ki kızının konuşmasını fırsat bilerek hemen ardından önceki soruların kendisi için önemini yüksek sesle vurguladı.
“Hadi anlatın bakalım!” Karşısındakileri, cesaretlendirmek istedi içten içe. “İşler ne âlemde?” sorusunu da arkasına ekledi unutmadan. Biraz olsun yumuşadı ortamın gerginliği.
Gençler birbirine baktı. Usulca birleşen elleri konuşabilse… Bakışlarını arkadaşından ailesine çeviren Cihan, hepsini tek tek süzdü. Gözleri buğulandı. Yutkundu. Arkadaşının elini, “Biz iyiyiz. Murat… Murat hem dostum hem de…” sözlerini tamamlamadan bıraktı. Parmaklarını çıtlatarak yerinde doğruldu. Sırtını düzleştirerek bedenini kendine güvenli hale getirdi. Derin bir nefes aldı. Tekinsiz havada asılı kalan sert titreşim kırıntılarını göğsünde yumuşatmak ister gibiydi. Bilineni söze dökerek açık yarayı deşmeye, yeniden kanatmaya gerek olmadığını düşündü.
“Biz iyiyiz merak etmeyin,” demekle yetindi.
Başörtüsünü düzelterek kocasına göz ucuyla baktı kadıncağız. Oğluna arka çıkacak sözleri bulması uzun sürmedi.
“İyi bir dost ömürlüktür, değil mi Hacı?”
Gerektiğinde her baba kadar konuşan, önemli bir şey söylemeden önce çenesini sıvazlayan yaşlı adam yine öyle yaptı. “Evet, hanım. Gerçek dostsa tabii.” Ardından oluşan boşluktaki yorgun sessizliği, “Kek alın. Kardeşin yaptı,” sözleriyle sonlandırdı.
Babasından yıllar sonra duyduklarına inanamadı Özlem. Şaşkınlığını belli etmemeye çabalayarak heyecanla atıldı.
“Hadi buyurun, çekinmeyin! Geleceğinizi bilsem sevdiğin kurabiyeyi de yapardım abi.”
Ortadaki sehpaya, kek tabağına çekinerek uzandı Murat. Kararsız kalan Cihan duraksadı. Sevdiği keki yemek istemeyen yavru kuşunun birazdan uçup gideceği endişesine kapıldı annesi. Bilsem yavruma ben yapardım Paris güzelini, diye geçirdi içinden. “Al oğlum bak en sevdiğinden. Havuçlu tarçınlı,” diyebildi sadece.
O da uzandı. İnce bir dilim aldı tabağına. İçlerinden kazara yanlış bir söz çıkmasından çekinen ağızlar artık konuşmak için değil, kekle çay için açılıp kapandı. Cihan bir ara arkadaşının, duvardaki altın varaklı çerçeveden gözlerini alamadığını fark edince, ona açıklama gereği duydu.
“İnanmazsın ama sülale asırlardır burada Murat. Oymalı, kakmalı bu evle yıllandı bizimkiler. Bütün fotoğraflarda da dekor aynı. Kadife perdeler, halılar, kilimler, varaklar, danteller… Renkler dâhil. Sütlü kahve, küf yeşili, buğulu gümüş, parlak turuncu, kirli beyaz… Turuncu dedimse o yalnız Tarçın’a ait. Pufunda mırıl mırıl uyuyan şu tüylü tontişe… Azim Bey’in de koltukta şimdi ufacık göründüğüne bakma. Tarçın gibi eskiden oturduğu yeri doldururdu. Keyiflendiğinde sigarasını özenle sarar, dumanını öyle savura savura içerdi ki…”
Murat bakışlarını yaşlı kadının üzerinde gezdirdi. “Ama bakıyorum da annen hiç değişmemiş. Yalnız fotoğrafta başörtüsünün ucundan göründüğü kadarıyla saçları sarıymış. Tek değişiklik o,” deyince kadıncağızın sırtı dikleşti. Dudağının kenarı yukarı kıvrıldı. Boyalı saçlarını eliyle düzelttiği başörtüsünün altına itti. Çayları tazelemesini istedi kızından. Özlem tam kahve yapmayı teklif edecekken “Kalkalım artık,” demezler mi? Kadın telaşlandı birden.
“Daha yeni geldiniz çocuklar.”
“Muratlara da sürpriz yapacağız,” diyerek doğruldu Cihan.
Hepsi ayaklandı. Yaşlı adam, aralarından sıyrılıp ağır adımlarla ilerledi. Gençlerin karşısında durdu. Ne söyleyeceğini bilememenin sessizliği oğlunun, kulağına eğilmesiyle bozuldu. Ne zamandır bu ânı beklememiş miydi? Sesini gittikçe yükselterek, “Bizlerin hep iyi olmasını istemez misin? İyiyiz bak, merak etme baba!” dedi.
Damarlarındaki kanın çekimine fazla direnemeyen bedenler birbirine yaklaştı. Sarıldılar. Sımsıkı. Ayrıldıklarında fırsat bu fırsat, deyip kocasıyla oğlunun arasına girdi kadıncağız. O da sarıldı oğluna. Öptü. Uzun uzun. Kokladı. Yavrusunun bebeklik kokusu geldi burnuna.
“Yine gelin oğlum.”
Cihan gülümsedi. “Hoşça kalın.”
O sırada Tarçın, esneyerek gözlerini araladı. Etrafa şöyle bir bakıp gerindi. Küf yeşili kumaş kaplı, kabarık pufundan kalktı. Uyuşuk adımlarla yanlarına geldi salına salına. Cihan eğilerek evdeki miskin halefinin başını okşadı. Hoşnutluğunu belli edercesine mırladı Tarçın.
Cihan doğrularak kapıya yöneldi. Terliklerini antrede çıkarıp sol ayakla evden çıktı. Eşikteki ayakkabılarını giydi. Önden gidip onu bekleyen arkadaşının yanına gelince durdu. Ayrılmak zor geliyormuş, unuttuğu bir şey birden aklına gelmiş gibi hızla geriye döndü. Gülümseyerek göz kırptı kardeşine. Babası sağ elini göğsüne bastırdı. Bir eliyle düzelttiği başörtüsünün altına kızıl saçlarını iterken, diğeriyle öpücük gönderdi annesi. Koluna girdi kocasının. Kızlarını arkalarında bırakıp geri döndüler. İçeriden, “Bakma sen mide bulandırıcı pis bıyığına. Şu Murat, bizimkinden de iyi eğitimli, iş güç sahibi, pek efendi çocuk ama değil mi hacı?” sözleri duyuldu.
Yaşlı adam, koltuğuna geçmeden büyük sehpadan plastik şişeyi aldı. Ellerini, yüzünü, boynunu kolonyayla yıkadı resmen. Avucunu burnuna dayayıp limon esansını koklayarak içine çekti. Yanan genzinin alevini, başını sağa sola sallayarak söndürmek istedi. Kızının koyduğu yerde duran çikolata kutusunun kapağını kaldırdı. İçinden bir sütlü, bir bitter madlen alıp attı ağzına. Taze çiçekleri kokladı. Masaya yanaştırdığı gıcırtılı sandalyeye oturur oturmaz gözlerini sürahiye dikti. Kendisi, bazı hataların telafisi olmuyor işte özellikle de zamana karşı yapılanların, insanı büyüten yaş değil hatalar, hisler, acılar, özlemlermiş meğer insan yıllar sonra böyle karşısında görünce ne yapacağını şaşırıyor, dayanamıyor hani kıyamıyor da, zamanın inceldiği yerden kopanları yapıştırıcı gücü mü var, nedir? düşünceleriyle çeşm-i bülbül desende canlanan geçmişin muhasebesini yaparken ortalığı toplayan karısı eline geçenleri mutfağa götürdü. Kadıncağız oğlunun bardağını yıkamadan avuçlarının içine alarak okşadı. Onu eve tekrar getirmenin bahanelerini düşündü. Bardak oğlunun başıydı artık. Gözlerini elinin tersiyle… Mutfaktan döndüğünde etrafa bir süre göz gezdirip biraz ortada dolandıktan sonra arka tarafa geçti. Kahverengi ahşap konsoldaki antika gümüşlerin üstünde, duvara asılı duran sert ifadeli aile büyüklerinin sarıklı cüppeli fotoğraflarına daldı. İkisi de kızlarını unuttu.
O sırada Özlem’in bedeniyle zihni başka yerlerde ve zamandaydı. Abisine, Cihan diyerek kendince onunla eşitlenmeye çabaladığı, aralarında bir buçuk yaş olmasına rağmen ona özendiği eski günlerde…
Cihan, o gün salonda toplamış hepsini. Babasını da almış karşısına. Önemli bir açıklama yapıyor. Konuşması, “Kim ne düşünürse düşünsün. Birbirimizi seviyoruz. Birlikte yaşayacağız,” sözleriyle bittiğinde, Murat adını ilk kez o an duyuyorlar. Murat’ın harflerinden biri tavana, biri yere, diğer üç harf de duvarlara çarpıyor, çarptığı yere yapışıp kalıyor. O beş harfin ayrı ayrı titreşen sesi, birleşerek bütünleşiyor Özlem’in kulaklarında. Annesi köşeye sinmiş. Boş gözlerle bakıyor etrafa. Başörtüsünü, boks antrenörlerinin salladığı havluya dönüştürmüş. Yatışıp sakinleşmek istiyor. Kucağındaki gül suyunu, arada bir koklayıp teninin açıkta duran yerlerine döküyor. Babası kıpkırmızı. Boynuyla alnının damarları dışarı fırlamış, gözleri kısılmış. Masadan aldığı bardağı ve diğer elinin yumruğunu sıkarak bağırıyor.
“Seni doktora götürmeli!”
Havada asılı kalıyor asi oğlunun, “Hasta mıyım ben?” sorusu. Arkasından kapıyı vurup çıkarken cam çerçeve aşağı iniyor. Pufunda turuncu tüy yumağına dönmüş küçük Tarçın’ın, şaşkınlıktan başka ifadesi olmayan ürkek bakışları arasında…
Cihan’ı son görüşleri… O sesler hiç silinmedi kulaklarından. Peşinden adaklar, dualar, efsunlar, hocalar, neler neler… Hiçbiri ne onu ne onsuz geçen zamanı geri getirebildi.
Özlem, gökyüzünden alnına düşen birkaç damlayla düşüncelerinden sıyrıldı. İçinde bulunduğu âna geri döndü. Onun için kısa süreliğine duran zamanın yeniden ilerlemeye başladığını hissetti. Kendine geldi. Eve yöneleceği sırada iki genç adamın bahçeden el ele çıktıklarını gördü. En azından beklentileri karşılamak için yaşamıyorlar, düşüncesiyle iç geçirdi. Kimsenin dayattığı değil, kendi istedikleri hayatı yaşıyorlar. Her şeye rağmen yüzleri hâlâ gülüyor.
Hafif esinti, abisinin o hiç değişmeyen yumuşak kokusunu burnuna getirdi. Zaman, geçmişle geleceği yutmuş, yalnız şimdi kalmıştı geriye. Derin bir nefes aldı. Ellerini başına götürdü. Türbanla boneyi çıkardı. Topuzunu çözdü. Eşikten sol ayağını attı. Sarı saçlarını savura savura gülümseyerek eve girdi.
* Berlin Uluslararası Öykü Yarışması Seçki Kitabı, NotaBene, 2021 ve Köpük Beyazı, Muhtelif Kitap, 2025
